Salı, 03 Mart 2015 16:24

Ahmet AKÇAY

30-08-1945 Tarihinde Edremit’te doğdum.

1958-1962 yıllarında sırasıyla Edremit sporda ve Galatasaray genç takımında amatör futbol oynadım. Ailemin futbol oynamama müsaade etmemesi dolayısıyla futbolu bırakarak 1962 yılında Eskişehir Hava Astsubay okuluna girdim.

1964 yılında okulu bitirerek Hv. Personel Asb. Olarak İzmir’e atandım.

Unutamadığım anılar içinde 86/87 sezonunda Ankara Cebeci stadında Ankaragücü-Beşiktaş müsabakasında sırtımla Beşiktaş’a gol attım ve maalesef o sezon sonunda Beşiktaş averajla şampiyonluğu kaybederek Galatasaray şampiyon oldu.

1969 yılına kadar İzmir Hava gücünde futbol oynadım 1969 yılın da açılan Hakem kursundan mezun olarak Hakemliğe başladım.

1984-1985 yılında Beynelmilel hakem olarak yurt içi ve yurt dışında birçok üst düzey müsabaka yönettim.

1992 yılında Fenerbahçe müsabakasında jübile yaparak Hakemlik hayatımı sonlandırdım.

1992- 1996 yılları arasında Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu üyeliği yaptım.

1996-2012 yıllarında aralıksız Süper Lig Gözlemciliği görevini yürüttüm. 2012 yılında 65 yaşını doldurarak gözlemcilik yaşamımı sonlandırdım.

Tam artık istirahat edeceğimi düşündüğüm sırada UEFA’ nın yeni almış olduğu kararla Mentörlük (3’ ncü ve 2 nci liglerden dikkat çeken Hakemleri Süper lige kazandırabilmek için hocalık) görevini sürdürüyorum.

Evli 2 çocuk babasıyım ve İzmir’de yaşıyorum.

Yayınlandığı yer GURUR DUYDUKLARIMIZ

FUTBOLA ADANMIŞ DESTANSI BİR ÖMÜR: FETHİ DEMİRCAN

Özellikle Hülya Avşar ile olan evliliğinden tanıdığımız ama aynı zamanda Yüzme Milli Takımı kaptanlığına dek yükselme başarısı göstermiş bir sporcu olan Kaya Çilingiroğlu, Fethi Demircan’ın kendisini futbol konusunda nasıl keşfettiğini şu sözlerle anlatıyor:

Kaya Çilingiroğlu, Fethi Hoca’nın o dönemki futbol anlayışını çok net bir şekilde özetlemiş.  Hocamızın yıldız avcılığı ise bu örnekte görüldüğü gibi gerçekten de dikkate değer nitelikte.

fethidemircanertugrulsaglamErtuğrul Sağlam da futbolculuğu dönemlerde yolu Fethi Demircan ile kesişenlerden birisi. Gaziantepspor, Samsunspor, Beşiktaş ve milli takımdan tanıdığımız golcü futbolcu Ertuğrul Sağlam, ilerleyen yıllarda, çok başarılı bir teknik direktör olmayı da başardı.  Özellikle 2009–2010 sezonunda Bursaspor’u şampiyon yapması ve spor kamuoyuna beşinci büyük olarak takdim etmesi ile ünlendi. Kendisine sorulan “Futbolcuyken idolünüz kimdi? Teknik direktör olarak kimi örnek alıyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt gerçekten önemli tespitler içeriyor:

Teknik direktör olarak örnek aldığımız, bir şeyler öğrendiğimiz antrenörler oldu. Ben, dünyanın çok önemli antrenörleriyle çalıştım. Bunların arasında Cristoph Daum, Feldkamp, Fatih Terim, Rasim Kara, Özkan Sümer, Fethi Demircan, Bülent Ünder, Erdoğan Arıca gibi isimler var. Bunlar çok önemli isimler. Onlarla çalışmak benim için bir şans oldu. Futbolcu olarak baktığımız zaman ise bizim zamanımızın önemli oyuncuları arasında Cemil Turan, Zekeriya Alp, Yasin Özdenak, Ali Kemal Demirci vardı. Bunlar bizim için önemli oyunculardı.

Eski milli kalecilerimizden birisi olan ve aynı zamanda Samsunspor’un efsane kadrosunda kendisine yer bulan Fatih Uraz da Fethi Demircan’ın hakkını teslim edenlerden. Büyük takımlara, inatla kafa tutan ve şampiyonluk yolunda ben de varım diyen, geçmişin unutulmaz destanı Samsunspor’un; nerelerden gelip o yükselişi nasıl yakaladığını ibretlik sözcüklerle anlatıyor. Sihirli dokunuşuyla fark yaratan Fethi Hoca’yı da onurlandırıcı sözlerle yâd ediyor:

1983 senesinde kulübe geldiğimde ortam fecaatti. Kadro çok kalabalıkken daha sezon açılmadan rahmetli Nuri Hoca, Mehmet Babalık derken Şükrü Esat Goran ile lige başladık. İnanılmaz bir kargaşa, çok başlılık vardı kulübün içinde ve dışında. Genel kaptanlar o dönem hayli yetkiliydi ama devre arası gelene ve Fethi Demircan teknik direktörümüz olana değin Samsun’da futbol oynamak kolay değildi. Kadro iyi, seyirci sabırsız, para ganimetti ancak çok başlılık olduğu gibi, senelerden beri orada oynayan futbolcularla yeni transferleri harmanlamak, kadroyu oturtmak ve uyum sağlamak vakit aldı.

1973 yılında Elazığspor ile başlayan teknik direktörlük kariyerini 2008 yılına kadar sürdüren Fethi Demircan, bu tarihten sonra, yaşadığı Kadıköy bölgesindeki bazı futbol kulüplerinde, danışman hoca olarak, zaman zaman hizmet etmeyi sürdürmüştür. Teknik direktörlük kariyeri 35 yıl gibi uzun bir süreyi kapsamaktadır. Bu süreçte Galatasaray gibi bir büyük takımı çalıştırmanın yanında, milli takımlarda da görev almış, kimi zaman başarıları ile kimi zaman ise kısmi başarısızlıkları ile isminden söz ettirmiştir. Kocaelispor, Bursaspor ve özellikle de Samsunspor dönemlerinde ses getiren işlere imzası atmıştır. Sadece süper ligde görev yapma lüksüne kapılmamış, alt liglerde de ülke futboluna hizmet etmeyi erdemli bir vazife saymıştır. Kent takımı, kasaba takımı ve hatta semt takımı demeden ülkemizin pek çok coğrafyasında futbol yıldızları yeşertmiştir. Tanju Çolaklara, Fatih Terimlere, Ünal Karamanlara, Ertuğrul Sağlamlara uzanan geniş bir otobanın başlangıç noktası olmuştur.

Ne Avrupa Kupalarında başarısı vardır ne de Süper Ligde kazanmış olduğu bir şampiyonluk. Hatta birkaç kez kazandığı ikinci lig şampiyonluğu, üçüncü lig şampiyonluğu ve Türkiye Kupası gibi kupalar haricinde somut başarılarını bulmanız neredeyse imkânsız. O yüzden, bazıları Fethi Demircan’ın futbol ömrünün ne derece destansı olduğu konusunu tartışılır bulabilir. Öyle ya ülke insanı olarak hepimiz kâğıt üstünde görülen başarılara inanmaktayız. Mesela Fatih Terim, milli takımı Avrupa Şampiyonasına götürdüyse ve hatta orada çeyrek final oynattıysa çok başarılıdır. Fakat aynı Fatih Terim, kısa bir süre sonra, Galatasaray’ı şampiyon yapamadıysa, hatta üçüncülük ötesi bir sonuçla ligi bitirdiyse, oldukça başarısızdır. Başarı anlayışımız, anlıktır, dönemseldir, geçicidir. Yitip gidicidir. Genele değil, koca bir kariyere değil; sadece yaşadığımız o ana yöneliktir. İşte böyle durumlarda Fethi Demircan gibi bir ismi, hak ettiği yere oturtmak çok zordur. Oysa futbolun beşiği İngiltere’de on yıllarca hocalık yapan sıradan isimler vardır. Kâğıt üstündeki başarılara ya da anlık başarılara bakılmaksızın çok uzun süre kulüplerine hizmet verirler. Onların başarısı, devamlılık sağlamalarıdır, altyapıya değer vermeleri ve oralardan yetenekli yıldızlar çıkartabilmeleridir. İsimleri duyulmasa bile onlar, o ülkenin futbolunu sanayileştiren, üretken kılan usta ellerdir. Büyük çarkın görünmeyen dişlileridir. Ne yazık ki bizim ülkemizde böyle kalıcı işleyişler pek yoktur. Bir kulüpte öyle ya da böyle bir yılı tamamlayabilen teknik direktör el üstünde tutulmaktadır. Bütün öngörülerimiz, bütün ufkumuz bir yılın ötesine geçmez, geçemez…

Böyle bir futbol anlayışına sahip ülkede 35 yıl hizmette bulunabilmek, tüm olumsuzluklara direnebilmek ve hatta hiç umulmadık yerlerde büyük başarılar kazanıp isminden söz ettirebilmek her babayiğidin harcı değildir. Büyük kulüplerin yanaşması olarak yaşamak ve emredildiğinde iş başı yapmak yerine, idealler yeşertip o ideallerin peşi sıra koşmak, Anadolu kulüplerinde destansı direnişler yaratmak; fark isteyen, yürek isteyen, cesaret isteyen bir iştir. Fethi Demircan ismini, sıra dışı yapan işte bu anlayıştır. Onun görev aldığı her takım, mutlak surette umuda yolculuk yapmayı başarmış bir takımdır.

Çamurlu, çorak sahalardan yeşil çim sahalara yükselen, duşu olmayan soyunma odalarından, modern spor tesislerine kavuşarak çağ atlayan Türk futbolunun ara neslidir Fethi Demircan nesli. Mahalle maçı anlayışından uluslararası modern futbol anlayışına terfi etmemizi sağlayan yürekli bir nesildir. Kendilerini, kariyerlerini feda edip, hedeflerini yüceltmişlerdir. O hedefler ki bir sonraki neslin patlama yapmasına vesile olmuş, o hepimizin çok sevdiği anlık başarıların gelmesini sağlamıştır. Anlık başarıları kalıcı kılmak ise yeni Fethi Demircanlar ister. Fatih Terimlerden, Mustafa Denizlilerden, Şenol Güneşlerden, Ertuğrul Sağlamlardan, Aykut Kocamanlardan, Yılmaz Vurallardan, Güvenç Kurtarlardan el alıp daha yürekli başarılar kazanacak genç ve cesur isimler ister. Ülke futboluna hizmet için kendini feda edebilecek destansı adamlar ister…

Mütevazı başarıları ile tanıdığımız Fethi Demircan, büyük başarılara imza attığını gördüğümüz o büyük hocaları yetiştiren bir neslin çocuğudur. O yüzden denebilir ki işin görünen kısmından çok görünmeyen, fark edilmeyen kısmına bakmamız gerekir. Şampanya ile kutlama yapılan yerlerde değildir, ince işçiliğin olduğu yerlerdedir Fethi Demircan. Gencecik bir futbol filizini sulayıp yeşertme işindedir.

Türk futbolundan Fethi Demircan isimli bir hoca geldi ve geçti. İzler bıraktı, anılar bıraktı, başarılar bıraktı… Futbolu seven, futbola inanan çocuklar bıraktı. Geçmişten geleceğe uzanan umutlar bıraktı. Yıldızları biriktirdi, yarınlar için güneşler bıraktı.

Onurla ve gururla yâd edilecek hatıralar bıraktı…

Sözün bittiği yerde diyeceğimiz son şey budur işte…


FETHİ DEMİRCAN İLE RÖPORTAJ (TARİH: 24.10.2013)

Denizgücü futbol takımının eski çalıştırıcılarından Ali Yaşar hocamızın aracılığıyla, Fethi Hoca’ya ulaştığımda oldukça heyecanlıydım. Önce derdimi e-posta yoluyla anlatmaya çalıştım. Fakat akıcı bir iletişim kurmayı başaramadım. O yüzden, kısa bir süre sonra, İstanbul’a doğru yola koyuldum. Nihayetinde, 24 Ekim 2013 günü öğleden sonra, saat 3 için sözleştik. Kadıköy Çarşısı’nda Denizyıldızı isimli hoş bir balıkçı lokantasında buluşacaktık.

Milli Takımı, Galatasaray’ı ve daha nice Anadolu takımını çalıştırmış olan Fethi Hoca’yı görür görmez tanıdım. İlk kez yüz yüze gelmenin telaşına kapıldım. Kelimenin tam anlamıyla, karşımda ihtiyar bir delikanlı duruyordu, hem de hiç abartısız. Dinçti, diriydi, canlıydı. Yetmiş yaşını aşmış olmasına rağmen kırklı, ellili yaşlarda görünüyordu. (Bu röportajdan yaklaşık bir ay sonra bir kalp ameliyatı geçirmesine oldukça şaşırdığımı da söylemeliyim.)

Tokalaşma ve tanışma faslından sonra işi sözcüklere bırakmaya başladık.

Neden beni yazıyorsun?” sorusu geldi önce. Bu işten para mı kazanacaktım ya da başka bir beklentim mi vardı? Açık ve net bir şekilde sorulmuştu soru, cevap da aynı açıklıkta olmalıydı. Kendisinin önemli bir isim olduğunu söyledim ilk. Hani büyük şampiyonluklar, dev kupalar kazanmasa da Türk futbolunda derin izler bırakmış, kalburüstü hocalardan birisi olduğunu belirttim. Sırf bunun bile benim için ilgi çekici olduğunu söyledim. Sonra ekledim,

Herkes büyük takımlarla şampiyonluklar yaşayan, gündemde ve popüler olan kişilerin hayatını yazabilir. Fakat mütevazı başarılarla futbola hizmet veren ve aslında futbolumuza göründüğünden çok daha fazla emek ve alın teri harcayan sizin gibi değerli insanları yazmak kolay kolay kimsenin yapacağı bir iş değildir. Ben bu yolu seçtim. İnanıyorum ki okuyucular, Türk futbol tarihine nakış gibi işlenen efsanevi Samsunspor’un öyküsünü başlatan adamı hatırlamaktan, öğrenmekten büyük zevk alacaklar.

İşin bir diğer kısmı ise sizin kökeninizin assubay olması… Yani assubaylık mesleğinden sonra, kendinize yepyeni bir hedef ve ideal seçerek yola koyulmuş olmanız. Yeni bir başlangıç yapabilecek cesareti göstermeniz. İşin sonunda da iyi bir kariyere ulaşmanız. Takdir edilir bir başarı çizgisi yakalamanız. İşte bu; bizler için umut kapısı demek, direnç demek. Siz, şimdiye dek gönlündeki sevdalara yelken açamamış, askeri kanun ve kurallar ile mecburi hizmet yükümlülüğü arasında sıkışıp kalmış veya emekli olduğunda her şey için geç kaldığını düşünmekte olan nice assubaylar için sembol isimlerden birisisiniz. Sizin neler başardığınızı gören meslektaşlarım, demek ki istenince oluyormuş düşüncesiyle, gönüllerinden geçen mesleklere ilgi duymaya devam edecekler. Zamanı geldiğinde de yeni başlangıçlar yapabilme kuvvetini kendilerinde bulacaklar. Hem dışarıyla, yani sivil dünya ile hem de yürekleriyle iletişim halinde olacaklar. Hangi alanda, hangi meslekte olursa olsun, sizin yaşam öykünüz onlara umut aşılayacak. Direnme ve çabalama gücü verecek. Yüreğinin sesine kulak verenler için bir tür Anka Kuşu Efsanesi olacaksınız.

İşte benim bu işten çıkarım bu…

Sevgili Fethi Hocam, bu sözler sonrasında duygulandı elbette. “Assubay olmaktan her zaman onur duydum. Assubaylığım; gurur kaynağımdır, şeref duyuyorum” sözleri serpiliverdi dudaklarından, coşkuyla…

Sonrasında karşılıklı konuşmalarımız devam etti. Yazımda karanlıkta kalan bazı noktaları sordum öncelikle. Notlarıma bakarak, assubaylık dönemi ile ilgili bilgileri aldım. Kore’de ve Kıbrıs’ta görev yaptığı yılları sordum. Okuduğu askeri okulu sordum. Sonra da futbola ilişkin sorular geldi art arda. Öyle ya Fatih Terim’e, Tanju Çolak’a, Güvenç Kurtar’a,  Ertuğrul Sağlam’a ve daha nicelerine hocalık yapmış bir teknik direktör vardı karşımda…

Nihayetinde, aramızda geçen konuşmaları özetleyecek küçük röportajımız çıktı ortaya.

  • Sevgili Hocam, hangi askeri okullarda okuduğunuzu ve hangi yıl mezun olduğunuzu öğrenebilir miyiz?
  • Benim zamanımda Çengelköy’de Kuleli’nin bir bölümünde Assubay Hazırlık Okulu açılmıştı. Orada okudum ama hikâyesi biraz karışık. Sonra Çankırı Sınıf Okulu’na gittim. 1956 mezunuyum. Kara Kuvvetleri’nde görev yaptım.
  • Kore ve Kıbrıs’ta görev yaptığınız tarihleri hatırlıyor musunuz?
  • Kore’de 1962–63 yılları arasında görev yaptım ve orada spor konusunda kendimi geliştirecek şeyler yaptım. Kıbrıs’ta ise sanırım 1965 yılında görevde bulundum.
  • Askerlik yaşamınızda da futbolla ilginiz vardı değil mi?
  • Elbette. Hatta o dönemlerde ( sanıyorum 1963–64 sezonu) Balıkesir Karagücü ile Türkiye Şampiyonu olmuştuk. Ordu’da görev yaptığım dönemde Silahlı Kuvvetler bünyesinde faaliyet gösteren çeşitli takımlarda futbol oynadım. O takımların Türkiye futboluna değer kattığını söyleyebilirim.
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kaç yıl görev yaptınız?
  • Ordu’da on yıl görev yaptım. Mecburi hizmetimi tamamlayınca ayrıldım. Yani müstafi assubay oluyorum galiba.
  • Peki, profesyonel bir takımda futbol oynamayı denemediniz mi?
  • Elbette, gazeteci Erol Dallı vatani hizmetini yedek subay olarak benim bölgemde yapmaktaydı ve beni İstanbulspor’a tavsiye etti. İstanbulspor tarafından da denendim ve beğenildim. Ne yazık ki mecburi hizmetim sebebiyle bu transferi gerçekleştiremedim. Mecburi hizmet sorununu çözemediğimiz için o iş öylece kaldı.
  • Mecburi hizmet bitince istifa ettiniz ve sonra da Macaristan Spor Akademisi’nden mezun oldunuz doğru mu?
  • Evet, Macaristan Spor Akademisini üstün başarı ile bitirdim. Futbolu çok seviyordum ve teknik direktör olarak kendime yepyeni bir ufuk açmak niyetindeydim. Sonra da ver elini İngiltere dedim. Orada da şansım yaver gitti. Karakterimle ve çalışkanlığımla göze çarptım, beğenildim ve tavsiye edildim.
  • Hocam, Türkiye Süper Ligi’nde en uzun süre görev yapmış teknik direktör olarak biliniyorsunuz, hatta Anadolu takımlarının başındayken; büyük takımları en farklı skorlarla yenme başarısını gösteren hoca olarak tanınıyorsunuz. Gerçi yeni nesil belki sizi tanımaz ama eskiler sizden hep saygıyla bahseder, isminizi güzelliklerle yâd eder. Ben size çok ilginç bir soru sormak niyetindeyim, hiç keşke dediniz mi, keşke Türkiye’ye hiç dönmeseydim de İngiltere’de başlamış olduğum kariyerime yine orada devam etseydim. Çok daha farklı olurdu, çok daha güzel olurdu dediğiniz oldu mu?
  • Türkiye’de karın adale çalışmasını ilk kez ben uyguladım. Çeşitli antrenman çalışmalarını futbolculara ilk kez ben yaptırdım. Bu süreçte çok zorluklarla karşılaştım hatta gülenler bile oldu. Onlara göre futbol anlık bir sonuç oyunuydu. Oysa ben, bilinçli bir süreç çalışmasının, kaliteli antrenmanların, disiplin ve dayanışmanın birlikteliğiyle futbolda başarı olabileceğini söylüyordum, ezberleri bozuyordum. Kolaycıları zora sokuyordum. Yani sonuç itibarıyla, Türkiye’de doğru bildiğini ve istediğini yapmak, yapabilmek çok zor… Karşınıza hep engeller çıkıyor, hem de hiç ummadığınız engeller. İşte sırf bu yüzden kimi zaman “keşke” dediğim olmuştur. Fakat ülkemi seviyorum, ülkemin futboluna uzun yıllar hizmet ettiğim için de mutluyum, huzurluyum.
  • Galatasaray’da çalıştığınız dönemde K. Mehmet ile olan bir tartışmanızdan söz edilir hep. Fakat görülür ki daha sonra Boluspor’da ve Bursaspor’da yine birliktesiniz ve takımın kurtarıcısı gibidir K. Mehmet. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
  • Evet, K. Mehmet ile antrenmanda küçük çaplı bir sorunumuz oldu. Kimi zaman futbolcu ile hocası arasında böyle şeyler olabilir. Antrenman esnasında bir pozisyonu gol yapabilecekken zora soktu ben de “Bunu gol yapsana” dedim. O da “Hoca, kolaysa gel sen yap” dedi. Elbette oyun içinde futbolcunun durumu farklı, oyuna kilitlenmiş durumda ve bazen bizim sözlerimize aşırı ve ters tepki gösterebiliyorlar. Daha sonra K. Mehmet de hatasını anladı ve özür diledi. Aramızda büyütülecek bir sorun hiçbir zaman olmadı. Kendisi sevdiğim bir oyuncuydu. Ben zaten kimseye karşı kin tutmam. Topluma hizmet eden ve toplumu mutlu etmeye çalışan bizim gibi insanların kişisel hırslarının kurbanı olmamaları gerekir. Kin tutmak bize yakışmaz.
  • Sizin çalıştığınız futbol dönemi itibarıyla en beğendiğiniz, başarılı bulduğunuz futbolcu kimdi? Böyle birisi var mı?
  • Aslında çok yetenekli ve çok özel futbolcularla çalışma fırsatı buldum. Her birisi birbirinden özel futbolcular. Fakat özellikle Galatasaraylı B. Mehmet’i çok farklı bulurum. Hatta bir anlamda da ona üzülürüm. Onun, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi, en büyük futbolcusu olduğunu söyleyebilirim. Elbette futbol yeteneği olarak… Eğer futbolu çok sevmiş olsaydı, belki de dünya çapında bir yıldız olabilirdi. Yani şimdiki Arda’dan çok daha iyi olduğunu düşünün, işte öyle bir futbolcu B. Mehmet.
  • Dediğiniz gibi çalıştığınız pek çok ünlü futbolcu var. Tanju Çolak, Güvenç Kurtar, Fatih Terim, Ertuğrul Sağlam ve daha kimler kimler… Onlar için neler söyleyebilirsiniz? Örneğin; Fatih Terim’in gelecekte, Türkiye’de tabuları yıkan, efsaneler yaratan bir teknik direktör olabileceğini hiç aklınızdan geçirmiş miydiniz?
  • Bakın bu adamların hepsi de çok özel insanlar. Onları diğerlerinden ayıran en önemli özellik, gerçek bir profesyonel olmaları ve futbola gerçek anlamda saygı duymaları! Tanju Çolak mesela, çalışmayı çok severdi. Durmadan çalışırdı. Çok iyi bir profesyoneldi. Tamam, ben bu kadarım, bu bana yeter demezdi, daha fazlasını ve daha iyisini yapmak için ekstradan çalışırdı. Fatih Terim, gençlik dönemlerinde çeşitli şekillerde medyanın gündemine getirilirdi fakat futbolla olan ilişkisi bambaşkaydı. Futbola yeteneği kadar, sevgisi ve saygısı da vardı ve hep öyle oldu. Futbol disiplini süperdi. Onun ötesinde insanlığı ve yardımseverliği de tek kelimeyle süperdi. O da idmanlardan sonra benimle ekstradan çalışırdı. Hatırlıyorum da Fatih Terim’i ilk olarak liberoya ben getirmiştim, Rapid Wien maçıydı yanılmıyorsam. Keza Güvenç Kurtar ve Ertuğrul Sağlam için de hemen hemen aynı sözleri söyleyebilirim. Sağlam çocuklar, kendilerine ve futbollarına inanan, güvenen çocuklar. Eğer başarıyı istiyorsanız, yerinizde durmayacaksınız, yeter demeyeceksiniz, daha çok çalışacaksınız. İşte bu isimler, çalışma disiplinleriyle, futbola olan inanç ve saygılarıyla, azim ve yetenekleriyle bulundukları yeri, şanlarını ve şöhretlerini fazlasıyla hak eden isimler. Onlarla çalışmış olmanın gurur ve mutluluğu da benim yanıma kâr kalıyor işte!
  • Siz Galatasaray’da görev yaparken, Boluspor sizi hep ısrarla istemişti yanılmıyorsam. En sonunda Galatasaray’dan ayrıldığınızda Boluspor’da görev yapma şansı buldunuz ama işler istediğiniz gibi gitmedi. Neler oldu Boluspor’da, niye istediğiniz gibi yürümedi işler?
  • Aslında Boluspor’u kafaya oynatma idealim vardı fakat futbol söz konusu olunca sadece bir ideale sahip olmak yetmiyor. O dönem Türkiye’nin büyük kulüpleri bile çok geriydi ki varın Boluspor’u siz düşünün. Futbolcular oldukça hamdı, hiç işlenmemişti. Doğru dürüst idman programları bile yoktu. Oyuncular arasında gruplaşmalar vardı ki bir hocanın canını sıkacak en bela şey bu gruplaşmadır zaten. Ayrıca söylemem gerekir ki bir iki oyuncuyla da yıldızımız bir türlü barışmadı. Beklentilerimi karşılayamadılar. Kafaya oynamak isterken dibe sürüklendik böylece. Fakat burası benim gerçek anlamda Anadolu kulüplerini tanıma fırsatı bulduğum yer oldu. Hikâyemiz hüzünlü bir ayrılıkla bitse de Boluspor’un hep çok özel bir takım olduğunu düşünürüm.
  • Ya Samsunspor efsanesi?
  • Samsunspor özel ve ayrıcalıklı bir kulüp. Başkanından hocasına, futbolcusundan seyircisi ve malzemecisine kadar herkes başarıya inanıyordu. Sağ olsun Hasbi Menteşoğlu da özellikle maddi konularda sağlam duruyordu. Sanırım Fahrettin Genç olacak, iyi ve bilgili bir yardımcım vardı. O da bize uyum sağladı. Daha sonra da Samsunspor’a faydası oldu.

    Biz orada ekip olmayı başarmıştık, aynı hedefe kilitlenerek ve birbirimize inanarak çok şeyler yapabileceğimizi görmüş, hedefimizi de büyütmüştük. Fakat büyük takımları saf dışı bırakıp şampiyon olmak o kadar kolay değildi. Bir yere kadar direnebiliyordunuz. Ya futbolcunuz transfer sözüyle kandırılıyor ya da masa başı oyunları ile büyükler kollanıyordu. Tüm zorluklara rağmen büyük iş başardık. Benden sonra da Samsunspor yoluna devam etti ve hep öğrendiklerinin üzerine yeni şeyler kattı. Eğer o vahim kaza olmasaydı belki de efsane aralıksız sürüyor olacaktı. Bende apayrı bir yeri vardır Samsunspor’un…
  • Bir ara Altay da sizi istiyordu ama siz Kocaelispor’u tercih etmiştiniz.
  • Evet, öyle oldu çünkü Kocaelispor’a sözüm vardı ve Kocaelispor ile de farklı bir hikâye yazdık o zamanlar. Ben prensipleri olan bir hocayım yani birilerine söz vermişsem eğer, o sözümü para pul için çiğnemem. Teklifi yapan Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe bile olsa bu böyledir. O dönemler Mazhar Zorlu Bey, Altay’a gelmemi istedi ve iyi bir teklif yaptı. Ben ise Kocaelispor ile ilgili durumu izah ettim kendilerine. Bazı şartlarım olduğunu ve bu yüzden Kocaeli yönetiminin bu şartları sağlamasını beklediğimi söyledim. “Onları yok sayarak size gelemem” dedim. İki katı para teklifine rağmen kabul etmeyince, Mazhar Zorlu Bey şaşırmıştı. “Böyle bir paraya pek çok hocayı rahatça ikna edebileceğimi sanıyordum, beni şaşırttınız. Vay be, böyle bir hoca da varmış Türkiye’de, ne mutlu bize, sizi kutluyorum hocam” sözlerini sarf etti.
  • Peki, sevgili hocam, pek çok Anadolu kulübünde başarılı oldunuz. Galatasaray’da, Bursaspor’da, Samsunspor’da başarılı bir şekilde görev yaptınız, milli takımlarda teknik direktörlüğünüz oldu. Futbolda bir teknik adamın başarılı olabilmesi için farklı tavsiyeleriniz var mı?
  • Futbolda bir teknik adamın başarılı olabilmesi için iki temel faktöre dikkat etmesi ve burada karşısına çıkan altı soruyu, sorunu çözmesi gerekmektedir. Nedir bunlar? İdmanda ve maç esnasında oyunculara ne, nerede, nasılı (doğrusunu)öğretmek, bu bir… Yine maç içerisinde veya idmandayken yani oyun oynanırken, ne yanlış, nerede yanlışı gösterme, ne yapabilirim sorusunu sorup anında sorunu çözme, doğruyu gösterme, bu da iki. Çok basit ve akılda kalıcı olan ne, nerede ve nasıl sorularını çözerek doğru adımlar atabilir ve başarıyı yakalayabilirsiniz.
  • Hocam şimdi biraz futbol dışına çıkıp eşiniz ve ailenizle ilgili sorular sorabilir miyiz? Mesela eşinizle tanışmanızın bir öyküsü var mı?
  • Aslında pek var sayılmaz. Bizim evliliğimiz bir arkadaşımın tanıştırmasıyla oldu. Yani görücü usulü bile diyebiliriz. Zamanında yanımda askerlik yapan Atakan Eren Beyefendi bizi tanıştırmıştı Canan Hanım ile. Hatta ilk kez onu banka kapısında görmüştüm ama tanımıyordum daha. Çok beğenmiştim ve keşke bu kız olsa demiştim. Dileğim kabul oldu ki sahiden de o çıktı. İki kızım var Didem ve Sinem. Çok şükür ikisi de yetişkin ve başarılı evlatlar oldular. Birisi özel bir bankada çalışıyor diğeri ise doktor.
  • On yıl orduda assubay olarak görev yaptığınızı biliyoruz. Daha sonra istifa edip ayrıldınız. Silahlı Kuvvetler’den ayrıldıktan sonra assubaylarla ve sorunları ile ilgili olarak çabalarınız oldu mu? Ne bileyim TEMAD (Türkiye Emekli Assubaylar Derneği) sizinle irtibat kurdu mu ya da siz onları aradınız mı hiç?
  • Bakın ben halen Türkiye’nin en güzide futbol kulübü olan Galatasaray’da Divan Kurulu üyesi olarak hizmetlerime devam ediyorum. Ayrıca Türkiye’de seçkin isimlerin üye kabul edildiği Büyük Kulübe de üyeyim. İnanın tüm buralarda bir futbol teknik direktörü olmanın yanı sıra assubayları da temsil ettiğime kaniyim. Ben böyle düşünüyorum ve bundan da gurur duyuyorum. 

    Öte yandan Kadıköy TEMAD ile irtibatımı hiç koparmadım. Çeşitli şekillerde desteğimi sundum. Sorsanız, onlar da bunu doğrulayacaklardır.

    Assubayların sorunlarını elbette biliyorum, o sorunları ben de yaşadım çünkü. Çözümü için de çabalarım oldu. Bir dönem konuyla ilgili olarak genelkurmay ikinci başkanı ile görüşmelerim oldu. Hatta çözüme çok yaklaşılmıştı bazı konularda. O dönem meclise de gittim, milletvekilleriyle ve partililerle görüştüm. TEMAD ile karşılıklı iletişim halinde oldum. Mücadeleye destek verdim. Bugün bile TEMAD ile bağlantım var, onlara desteğim sürüyor. Bu sorunların çözümünde benden beklenen ve istenen bir şey olursa, elimden geleni yapacağımı bilmenizi isterim. Bu her zaman için geçerlidir.
  • Sevgili Hocam zaten başta da söylemiştim. Biz de sizinle gurur duyuyoruz. Bizden bir isim, Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırmış, Galatasaray’ı çalıştırmış, milli takım hocalığı yapmış, Samsunspor efsanesini başlatmış ve daha nice başarılara imza atmış. İmkânsız denilen birçok şeyi başarmış. Bütün bunlar çok büyük anlamlar ifade ediyor ve yolumuzu aydınlatıyor, ufkumuzu genişletiyor. Bana bu röportaj fırsatını tanıdığınız ve beni kabul ettiğiniz için çok içten, çok samimi teşekkürlerimi sunuyor ve size uzun, sağlıklı bir ömür diliyorum. Tekrar karşılaşmak dileğiyle, çok çok teşekkürler…
  • Ben teşekkür ediyorum Aydın Bey. Lütfen bütün meslektaşlarıma ve futbolseverlere sevgilerimi, selamlarımı ulaştırınız.

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek alıntılanmasında/kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

NOT–1: Kaynakça, uzun bir yer kaplaması nedeniyle e-kitap içine dâhil edilmiştir. İlgilenenler e-kitabın sonunda yer alan Kaynakça bölümünü inceleyebilirler.

NOT–2: Bu yazı, internet üzerindeki çeşitli basın-medya sitelerindeki ve özellikle Milliyet Gazete Arşivi’ndeki haber, yazı, bilgi ve yorumlardan derlenerek hazırlanmış ve yazar tarafından yorum ve değerlendirme yapılmıştır. Aynı zamanda Sevgili Fethi Demircan Hocamızın anı, bilgi ve değerlendirmeleri de dikkate alınmıştır. Yani bu yazı bir tür derleme, inceleme, değerlendirme ve yorumlama çalışmasıdır.

NOT–3: Yazı dizisinde yer alan resimler, haber amaçlı olarak, çeşitli internet sitelerinden temin edilmiştir.

Lütfen Dikkat! Seri yazının tamamını içeren ve pdf formatında hazırlanmış "FUTBOLA ADANMIŞ DESTANSI BİR ÖMÜR: FETHİ DEMİRCAN" e-kitabını aşağıdaki resime tıklayarak indirebilirsiniz.

Fethi-Demircan-ekitap

Yayınlandığı yer BUYUTEC

TAKSİMSPOR’DA GÖNÜL HOCALIĞI2001fransaermeniyasasi

2001 yılının başlarında Fransa Ulusal Meclisi’nde Türkiye’yi üzecek bir kanun tasarısı kabul ediliyordu. Türkiye ile Ermenistan arasına nifak tohumları sokmak ve ondan beslenmek isteyen kapitalist dünya, Fransa aracılığıyla bunu başarıyordu. 1915 yılında vuku bulan olayların bir soykırım olduğu o meclis tarafından kabul ediliyordu. Tarihsel acıların yaşanmasına vesile olanlar, şimdi de o acıları, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın dayanılmaz hafifliği içindeydiler. İşte tam da o günlerde Türkiye’de Hürriyet Gazetesi’nin internet sitesinde sıra dışı bir haber yayınlanıyordu. Kin ve nefret tohumu sepeleyenlerin tam aksine, bu haber tamamen barış ve dostluğa hizmet ediyordu. Haberin konusu İstanbulumuzun güzide bir semt kulübü olan Taksimspor’du.

taksimsporlogo2Bu güzide kulüp, eski İstanbul’un dost yüzünü simgeleyen ve belki de Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel dokusunu temsil ettiği söylenebilecek nadide bir simge gibiydi. O muhitte yaşayan Ermeni, Rum, Türk ve Musevileri sporun dostluk ve kardeşlik bağıyla birbirine bağlayıp sıkıca sarmalayan bir yapısı vardı Taksimspor’un. Kan bağları, kardeşlik bağları; İstanbul ve Türkiye sevgisi üzerineydi. Kulübün Başkanı Ermeni’ydi ama ona tesisler kazandıran bir Türk siyasetçi idi. Dönemin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül!

O tarihlerde altmışıncı yaşını kutlayan kulübün hocalığını ise Fethi Demircan yapmaktaydı. Hem de beş kuruş para almaksızın. Tam anlamıyla bir gönül hocalığıydı yaptığı… Türk futboluna Lefter’i kazandıran, göğsünde Türk bayrağıyla ringlerde boks yapan Garbis Sakaryan’ı bize bahşeden ve daha nice sporcuların doğumeviydi Taksimspor. O haberin içeriğinde yer alan röportajında, kulübün başkanı Garo Hamamcıoğlu, bakın neler söylemekteydi:GaroHamamcioglu

Bayrağım ve toprağım Türkiye. Burada doğdum, burada büyüdüm. Futbol oynadım, iş sahibi oldum. Her şeyimi Türkiye Cumhuriyeti devleti sayesinde yaptım. Kendimi Ahmet'ten Mehmet'ten farklı görmedim. 10 Ermeni arkadaşım varsa, 100 tane de Türk var. Beni ben yapan Türkiye'dir. Soykırım huzursuzluğu, özellikle yurt dışında Fransa ve İngilizlerin politik çıkarları doğrultusunda çıkartılan abuk sabuk şeyler. Bizde isimler değişiktir, ama insanlık aynıdır. Türk insanını iyi tanımadıkları için yangın yaptılar. Ama bundan er veya geç döneceklerdir.

garbis stanbulluolu-tenekeci garbisDerler ki mazisi oldukça eski olan Taksimspor’un öyküsünü en iyi anlatan efsane, Tenekeci Garbis’in efsanesidir. Babası teneke soba atölyesinde çalıştığı için bu ismi takmışlar Garbis’e. Taksimspor dâhil çeşitli İstanbul kulüplerinde forma giyen ve 1950–53 yılları arasında milli takımda da yer bulan Garbis İstanbulluoğlu, bu dönemlere ait bir fotoğrafının olmamasına çok üzülmekteymiş. Özellikle de ay yıldızlı formayı giyerken çekilmiş bir resminin olmaması onu oldukça hüzünlendirirmiş. İstanbul’u adının bir parçası yapacak denli bu toprakları seven Garbis, Türk Milli Takımı formasıyla beş müsabaka oynamış bir futbolcu. Forvet hattında oynadığından, güzel golleri de var ay yıldızlı formayla attığı. Hele ki 1953 yılında, İsviçre’yi, İsviçre’de 2–1 yendiğimiz maçta iki golün sahibi de Tenekeci Garbis olunca, onun ille de ay yıldızlı formayla çekilmiş bir resim arzulaması, çok daha anlamlı hale geliyor. 1989 yılında, bu arzusunu gazeteci Cem Atabeyoğlu’na iletmiş, Atabeyoğlu da 1950 yılında Türkiye-Yugoslavya müsabakasında çekilmiş bir fotoğrafını bulmuş, takdim etmiş kendisine. Tenekeci Garbis, bu fotoğrafa o kadar çok sevinmiş ki mezarına mutlaka o fotoğrafının konulmasını istemiş. Böyle bir vasiyette bulunmuş yakınlarına. 1994 yılında vefat ettiğinde, mezarında haç ve ay yıldız işte bu şekilde bir araya gelmiş. Taksimspor ruhunu taşıyan haç ve ay yıldızın birlikteliği, kardeşliğin ve dostluğun bir nişanesi olarak mezarında şimdi bile mevcutmuş. Bazı sıra dışı insanların yaşam öyküsü bile kine, nefrete karşı dimdik durabiliyor. Ne mutlu Tenekeci Garbis olabilenlere.

TAKSİMSPOR: LEFTER’İN VE HRANT DİNK’İN YUVASIlefter1

Türk futbolunun ordinaryüsü olarak bilinen Milli Takımın ve Fenerbahçe’nin efsane ismi Lefter Küçükandonyadis de Taksimspor’un bize armağan ettiği yeteneklerden birisi. 1940’lı yıllarda burada futbola başlamış Büyük Lefter. Maç başına 25 kuruşla başlamış profesyonel futbolculuğa. İlk milli golünü de Yunanistan’a karşı atmış.

Bu güzide kulüp, daha başka nice isimler kazandırmış futbolumuza. Altmışlı yıllarda birkaç kez Galatasaray kalesini koruyan Yervant Balcı ile yine G. Saray’da forma giymiş Varujan Arslanyan da bu kulübün yetiştirdiklerinden. Hatta Çilli Mehmet olarak tanıdığımız Galatasaraylı Mehmet Özgül de Taksimspor’un genç takımında yetiştirilen isimlerden.

Başkan Garo Hamamcıoğlu da Taksimspor’dan Sarıyer kulübüne geçmiş ve orada uzun yıllar futbol oynamış bir isim. "Şimdilerde spor yazarlığı yapan Onur Belge, Metin Türel, Hayri Ülgen, Minas Ara gibi birçok isim bizden yetişti. Türk futboluna damgasını vurmuş bu isimler bizim gururumuzdu." diye anlatıyor Başkan Hamamcıoğlu.HrantDinkTaksimspor

2007 yılında suikast sonucu öldüren Agos gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink de bir dönem (1982–83) top koşturmuş Taksimspor’da. Zaten Taksimspor’un adı belki de son kez onunla hatırlanmış necip Türk basınında. 2007 yılının Ocak ayında Hrant Dink’in anısına Feriköy Stadı’nda Kadırgaspor ile yaptığı müsabaka nedeniyle konu olmuşlar. Taksimspor beyaz formayla, Kadırgaspor ise siyah formayla maça çıkmış, Hrant’ın hüznünü paylaşmışlar beraberce.

1940 yılında kurulan Taksimspor’un kuruluş öyküsü de kardeşlik üstüne. Ermenilerin kulübü Nor Şişli zor günler yaşamaktadır, o dönemler. Galatasaray kulübünden ayrılanların kurduğu Ateş Güneş kulübü ile Kale spor kulübü de yokluk içindedir Nor Şişli gibi. Üç kulüp, bu zor dönemlerinde birleşerek yola devam etme kararı alırlar. Böylece üç takımın birleşmesiyle Taksimspor çıkar ortaya. Yani kuruluş aşamasında bile Türk-Ermeni dayanışması ve dostluğu söz konusudur. Renklerinin sarı-kırmızı olması dahi, biraz Galatasaray’ı çağrıştırmaktadır. Zaten formasındaki kırmızı elips fon üzerinde sekiz sarı çizginin temsil ettiği güneş işareti de Galatasaray’dan ayrılanların kurduğu Ateş Güneş kulübünü yansıtmaktadır.

Taksimspor Kulübü, 1966–67 sezonunda Profesyonel Mahalli Lig şampiyonluğu sonrası, Türkiye İkinci Liginde mücadele etme hakkı kazanır. En büyük başarıları budur. Fakat şanslarını iyi kullanamayınca, (1967–68 sezonu Beyaz Grupta yirminci ve sonuncu oldu) bir alt lige düşerler. 1968–1974 arasında Üçüncü Lig’de mücadele verir ve en sonunda yeniden amatörlüğe düşerler. Mahalli Lig Şampiyonu olduğu sene (1966–67) kadrosunda 16 Ermeni ve 9 Türk oyuncu barındırmakta olan Taksimspor, Fethi Demircan’ın gönüllü hocalığı döneminde de amatör ligde oynamaktaydı.OnurBelge

Taksimspor’un 1963 yılı Profesyonel Mahalli Lig şampiyonluğu kadrosunda tanıdık bir isim de yer almaktaydı. Şimdilerde spor yazarlığı yapan ve hatta TSYD Başkanlığı görevinde de bulunan Onur Belge, o kadrodaydı. Taksimspor ile ilgili düşüncelerini ise çok samimi olarak şu sözlerle ifade etmekteydi:

Benim için, Taksimspor Kulübü çok köklü ve birçok yıldız yetiştirmesi nedeniyle çok önemli bir kulüptür. Bir cemaat kulübü olmasına karşın Ermeni olsun, Rum olsun, Türk olsun herkesin kaynaştığı bir yerdir orası…

Başkan Hamamcıoğlu, “Sporun başladığı yerde ırk, mezhep gibi ayrılıklar biter. Bizde öyle ayrılık gayrılık yok. Kulübümüz, bu topraklardaki kardeşliğin en iyi örneği” derken aslında o cümleye ne çok şey sığdırmaktaydı, bir düşünün.  Sonra da Hrant Dink’e sıkılan kurşunun asıl hedefi neresiydi, karar verin. Lefter’in yüreğiydi hedef, haçın ve ay yıldızın kardeşliğini yaşatan Tenekeci Garbis İstanbulluoğlu’nun ciğeriydi… Türkiye’nin kalbiydi belki de tam olarak!

fethihoca222Fethi Demircan’ın Taksimspordaki gönüllü hocalığıyla ilgili olarak, o gazetede yer alan haberi aktararak devam edelim sözlerimize:

Fethi hoca bu ekibe idman yaptırırken tarifi olanaksız bir keyif alıyordu. Bu 30 kişilik ekibin adları değişikti. Kiminin Aram, Henri, Arden, Herman, Garbis, kiminin ise, Osman, Feyyaz, Onur, Hüseyin'di.

İnanılmaz bir dayanışma, kardeşlik ve sevgi içinde çalışmalarını sürdürüyorlar ve birbirlerine yardımcı olmak için yarışıyorlardı. Bırakın ayrılığı, onlar çoktan bir bütün olmuşlardı.

Fethi Hoca'yı da en çok bu sevindiriyordu. Hiç bir ücret almadan bu çocukların geleceği için kolları sıvamış, Türk futboluna hizmet edecek gençleri yetiştirmenin uğraşını veriyordu.

Fethi Hoca'ya sözde soykırım iddialarını ve Fransızları hatırlattık. Gülümsedi,  Burada çok mutluyum, dedi ve ekledi; Spor evrensel bir olaydır. Benim öğrencilerimin tümü Türk vatandaşı. Onlar hiç bir ayrım yapmadan kardeşçe çalışıyorlar. Bu iddiaları gündeme getirenler, kesinlikle menfaat peşindeler...

ONURLU VEDA: BAYAN MİLLİ TAKIM HOCALIĞIbayanlarligilogosu

Türkiye Futbol Federasyonu, dünyada büyük bir gelişme gösteren bayan futbolunda Türkiye’nin oldukça geri kaldığını düşünerek, yeni bir yapılanma süreci başlatmayı planlamaktadır. Dünyanın dört bir yanında bayanlar futbolla iç içedir. Pek çok ülkede kadın milli takımları vardır, bayanlar ligi ve şampiyonaları düzenlenmektedir. Uluslararası turnuvalar yapılmakta, şampiyonalar organize edilmekte ve milli marşlar ile birlikte bayraklar göndere çekilmektedir. FİFA Başkanı Sepp Blatter, futbolun geleceğinde kadınların olduğunu açık ve net bir şekilde ifade etmektedir. Oysa ülkemizde kadın futbolu, bir türlü istenen seviyeye ulaşamamış, kendisinden beklenen çıkışı bir türlü yakalayamamıştır. Türkiye halkının ilgisinin daha çok erkek egemen futbola olması, Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş gibi güçlü kulüplerin bayan futboluna beklenen desteği bir türlü vermemesi belki de karşılaşılan en büyük sorundur.

bayanfutbolU152010Bayan futbolunun ne denli ilgi gördüğünü anlamak için 1999 yılında A.B.D. ile Çin arasında oynanan Dünya Kupası Final müsabakasına bakmak bile yeterlidir. Tam doksan bin seyirci, nefeslerini tutarak izlemiştir bu muhteşem futbol gösterisini. İlk Kadınlar Dünya Kupası 1991 yılında düzenlenmiştir. Bu tarihten sonra da her dört yılda bir düzenlenmeye devam edilmiştir. Üstelik kadın futboluna ilgi de günden güne artmıştır. Bugün, bu organizasyon, dünyanın en önemli futbol organizasyonlarından birisidir.

Avrupa Kadınlar Futbol Şampiyonası ise ilk kez 1984 yılında düzenlenmiştir. Halen çeşitli kategorilerde bu şampiyonalar sürdürülmektedir. Olimpiyat Oyunlarında da kadın futbolu yerini almış, hak ettiği karşılığı bulmuştur. Milli takımlar düzeyinde yapılan organizasyonlar haricinde, kulüpler düzeyinde de kadın futbolu ile ilgili uluslararası organizasyonlar yapılmaktadır. Avrupa’da erkek futbolundan aşina olduğumuz Şampiyonlar Ligi’nin bir benzeri, kadın futbolu için de düzenlenmektedir. Güney Amerika’da ise bunun bir benzeri olarak, Libertadores Kupası yoğun ilgi görmektedir.

bayanmilli4Bizim ülkemizde ise kadın futbolu, gelişen çağa ayak uyduramamıştır.1990’lı yıllarda varlık savaşına giren kadın futbolumuz, ne yazık ki 2001–2006 yılları arasında duraklama dönemine girmiştir.

Ülkemizde Kadın Millî Takımı ilk kez 1995 yılında oluşturulmuştur. Kadın millîler ilk maçlarını Romanya ile oynamıştır. 8 Eylül 1995 tarihinde İstanbul'da yapılan karşılaşma konuk ekibin 8–0 üstünlüğü ile sona ermiştir. Kadın Millî Takımımız ilk golünü 1996'da Macaristan'a atarken, ilk galibiyetini 1997 yılında rakip sahada Gürcistan karşısında elde etmiştir.

2002 yılında yeniden yapılandırma gerekçesiyle bayan futboluna ara verilmiş, hatta kadınlar düzeyinde milli takım dahi oluşturulmamış, oluşturulamamıştır. İşte bu şartlar altında, gerçek anlamda yeni bir yapılanma arzulayan ve bayan futbolunu atağa kaldırmakta kararlı olan Futbol Federasyonu, öncelikle bu işe önderlik edecek, liderlik yapabilecek ve sorumluluk alabilecek iyi bir ekip oluşturmakla işe koyulur. Akla gelen ilk isim, yılların tecrübeli hocası Fethi Demircan olur. Yıllar önce erkek futbol (A Milli) takımın teknik direktörlüğünü de yapmış olan tecrübeli hocadan kadın futboluna baş olması istenir. Bu, Fethi Hoca için bir jübile görevidir aynı zamanda. A Milli takımın hocalığını yapmış bir isim olarak, yeniden tarihe geçmesi, kadın futbolunu da erkek futbolu kadar etkin kılması istenmiştir. Türk futbolu adına ondan istenen son onurlu görevdir bu.

Fethi Demircan, bu göreve çağrılış sürecinde yaşadığı tereddüdü şu sözleriyle aktarıyordu bir röportajında:fethi-demircan-hayatimin-en-mutlu-gunlerini o

Erkek futbolunda otuz beş yıl teknik direktörlük yapan birisi olarak, kadın futbolu ile ilgili bu teklifi ilk başta çok yadırgadım. Açıkçası rahatsız bile olmuştum. Fakat futbol konusunda kadınların erkeklerden daha yetenekli olduğunu zaman içinde gördüm, yaşadım. Şimdi meslek hayatımın en mutlu günlerini yaşıyorum.

KADIN FUTBOLUNDA ATILIM DÖNEMİ: 2006–2008

Türkiye’de kadın futbolu, Fethi Demircan’ın liderlik ettiği 2006–2008 yılları arasında tam bir atılım dönemi yaşadı. Hatta ilk kez uluslararası bir başarı yakalandı. Dünya Liseler Arası Bayan Futbol Şampiyonası’nda üçüncülük madalyası kazanıldı.

Bu dönemde kadın futbolunu geliştirmeye yönelik olarak yapılan çalışmaları özetleyecek olursak;

  • Altyapı çalışmaları işlerlik kazandı ve kadın futboluna ilginin artması sağlandı. Kadın futbolunu geliştirme yönünde ana hedef, Avrupa standartlarını yakalamak olarak belirlendi.
  • Medyanın kadın futboluna ilgisi çekildi, daha çok haber ve röportajın gündemde yer alması temin edildi.
  • A Milli Bayan Futbol Takımı’nın yeniden kurulması ve müsabakalara katılması sağlandı. 2006 yılı itibarıyla yaklaşık olarak dört yıldır (2002–2006 arası) milli takım oluşturulamıyordu.
  • Türkiye’de Bayanlar Ligi uygulamadan kalkmıştı. Bu dönemde yeniden kuruldu ve işlerlik kazandı. Dönem itibarıyla 16 takımlı bir lig oluşturuldu.
  • Geçmişte yapılan hatalar ve yaşanan bazı olumsuz olaylar nedeniyle, ailelerin güven ve ilgisini kaybeden kadın futbolu, Fethi Demircan ve Hamdi Aslan gibi isimlerin iş başına getirilmesiyle, yeniden ilgi görür hale geldi. Daha önceki dönemlerde oluşan güven erozyonu yok edildi.
  • Daha önceleri dört olan bayan futbol takımı sayısı yirmi beşe çıkartıldı. İlerleyen dönemde bu sayı daha da arttı.
  • Futbol Federasyonu’nun kadın futbolunu teşvik etmesi için çeşitli tedbirler alındı. Malzeme temini ve harcırah gibi uygulamalar yapıldı.
  • Tıpkı erkek futbolunda olduğu gibi, daha önce yabancı milli takımlara kaptırılan gurbetçi futbolcu kızlarımız, Türk Mili Takımı’nın ay yıldızlı formasını giymeye davet edildi ve bunda da büyük başarı sağlandı.
  • Kadın futbolcu sayısını artırmaya yönelik çalışmalara hız verildi. Başlangıçta 130 olan (lisanslı) kadın futbolcu sayısı günden güne arttı. Birinci yıl 300 futbolcu sayısına ulaşıldı, 2008 sonunda ise kadın futbolcu sayısı 1000 oldu.
  • Okullarda kızlara uygulanan futbol oynama yasağı, 2006 yılından itibaren kaldırıldı. Kadın futbolu ile ilgili olarak yapılan en büyük devrim bu oldu. Genç kızlar futbola ilgi göstermeye başladı. Bu yasağın kalkması, yaygınlaşma konusunda olumlu etki sağladı.
  • Uluslararası organizasyonlara ve şampiyonalara, eleme gruplarına katılım sağlandı.
  • Daha önceleri, bayan futbolu, sembol olarak bilinen Dostlukspor takımı ile tanınıyordu. Kulüp sayısı çok azdı. Kısa dönemde bu sayı artırıldı. 2006 başında yedi kadın futbol takımı varken, 2007’de bu sayı 15’e, 2008’de ise elliye ulaştı.
  • Kadın futbolunda ve milli takımda yeni kategoriler ve yeni yaş grupları oluşturuldu. 19 yaş grubuna (U–19) ilave olarak, 2006 yılında 17 yaş grubuna  (U–17) ve 2009 yılında 15 yaş grubuna (U–15) yer verildi.
  • U15 yaş grubunun özel bir önemi vardı. Çünkü bu grupta oluşturulan milli takım, çeşitli özel turnuvaların yanı sıra, Gençlik Olimpiyat Oyunlarına da katılmaktaydı. Bu çalışmanın semeresi de çok kısa sürede alındı. Fethi Demircan ile birlikte görev yapan ve bayan futbolunun liderliğini ondan devralan (2008 sonu) Hamdi Aslan döneminde, bu kategoride büyük başarı sağlandı. U15 Millî Takımı 2010 yılında Singapur'un ev sahipliğinde ilk kez düzenlenen 1. Gençlik Olimpiyat Oyunları'nda üçüncü olarak bronz madalya kazandı ve Türkiye'ye olimpiyat tarihinde, takım sporlarında ilk madalyayı getiren Millî Takım olarak büyük bir başarıya imza attı.
  • Kadın futbolu ile ilgili olarak yurt dışı seminerlere ve panellere temsilciler gönderilmeye başlandı. Hatta Federasyonun desteği sayesinde, inceleme gezileri dahi yapıldı.
  • Kadın futbolunda milli takımı oluşturacak bir kaynak havuzu çalışması yapıldı. Kadınlar Birinci Lig, İkinci Lig, Genç Kızlar Şampiyonası gibi uygulamalar hayata geçirildi. Yerel ligler oluşturuldu. Okullar arası Yıldız ve Genç Kızlar Birinciliklerine etkinlik kazandırıldı. Üniversiteler arası Kadın Futsal (Salon Futbolu) Ligleri gündeme getirildi ve işletildi. Yurt dışında Türk kızlarının oynadığı ligler gözlem altına alındı. Gözde isimlere davet gönderildi.
  • Futbol Köyleri, Kız Futbol Okulları, U13 ve U15 turnuvaları, Üniversite odaklı futbol aktiviteleri, kadın futbolu hakkında seminer ve paneller gibi Türkiye’de kadın futbolunu geliştirme projeleri gerçekleştirildi ve devamlılığı sağlandı.
  • Üniversitelerin Beden Eğitimi Spor Yüksek Okulları’nda antrenörlük bölümünde, futbol uzmanlık alanında okuyan öğrencilerin, çevrelerinde bulunan ilköğretim okullarındaki kız öğrencilere futbol eğitimi vererek stajlarını yapmaları sağlandı.
  • Ülkemizde kadın futbolunda o denli gelişme sağlandı ki uluslararası turnuvalara ev sahipliği yapacak düzeye ulaştık. Fethi Demircan ve Hamdi Aslan gibi iki kaliteli isim sayesinde, büyük bir atılım gerçekleşti. UEFA 19 Yaş Altı Kadınlar Avrupa Futbol Şampiyonası, 2–14 Temmuz 2012 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirildi. Ev sahibi olarak katıldığımız bu turnuvanın şampiyonu İsveç oldu.fifa20yasaltikupasi2013

FİFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası da 2013 yılında, 21 Haziran ile 13 Temmuz tarihleri arasında ülkemizde düzenlendi ve (yedi şehirde) oynandı. Bu turnuvanın şampiyonu Fransa oldu. Türkiye, ev sahibi olduğu için bu şampiyonaya doğrudan katıldı. Grup aşamasında kazandığı ikinciliğin ardından ilk 16’ya kaldı ve burada yapılan eşleşmede Fransa’ya yenilerek elendi. Bu turnuvanın en büyük özelliği ise maç başına düşen biletli seyirci sayısının en az olduğu turnuva olması özelliğidir. Yani bu grupta (20 Yaş Altı) daha önce yapılan turnuvalar dikkate alındığında, en az seyirci sayısını biz yakalamış ve tarihe geçmiş durumdayız. Bu da gösteriyor ki kat edilecek daha çok uzun bir yolumuz var.

Bu dönemde kadın futbolunun etkinliği öyle artmaya başladı ki kulüpler arasında futbolcu transferi dahi gerçekleşir oldu. Bayan Milli Futbol Takımı’nın kalecisi Nurcan Çelik, 2008 yılında Zeytinburnuspor’a transferinden 5000 TL ücret aldı. Bu transfer, ülkemizde kadın futbolu adına çok önemli bir adımdı.

KAYA BAYAZITOĞLU LİSESİ’NDEN ULUSLARARASI BAŞARI1778847 w2bayanmilli2

Kalede Nurcan, savunmada Yağmur, Damla ve Tuğba, Orta alanda Leyla, Fatma, Sibel ve Ezgi, hücum hattında Ayşe, İlknur ve Başak. İşte karşınızda Türkiye Milli Takımı…

Ne o şaşırdınız mı?

Türkiye, futbolda böyle bir kadroya hiç alışkın değil elbette. Erkek egemen futbola gönül vermiş taraftarların kadın kramponları izlemek için tribünleri doldurması için uzunca bir zamana ihtiyaç olduğu aşikâr. Gazetelerde “pedikürlü kramponlar” diye bahsedilen kızlarımız, önlerine çıkan tüm engelleri yıkmak ve kadın futbolunu başarıya taşımak için Fethi Demircan önderliğinde var güçleriyle çalışıyorlar. Fethi Demircan, teknik ekibini de güçlü ve güvenilir isimlerden oluşturarak, kadın futbolunda ihtiyacımız olan devrimleri bir bir gerçekleştirme çabasında. Bir dönemler Dinarsu takımında oynamış Aysun Boyacı onlardan birisi. Bir diğer isim ise Hamdi Aslan. Karadeniz Fırtınası Trabzonspor’da uzun süre top koşturmuş ve Küçük Hamdi namıyla tanınmış olan Hamdi Aslan da, 2006 yılında ekibe katılanlardan. Başlangıçta A Bayan Milli Takımının Teknik Direktörlüğüne getirilen Aslan, 2008 yılından sonra (Fethi Demircan sonrası) kadın futbolunun teknik patronu olarak 2010 yılına kadar görev yaptı.hamdiaslan

Bir gün beni rahmetli Gündüz Tekin Onay hocam çağırdı. Bayan milli takımlarında görev almamı istedi. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben, böyle bir milli takımın varlığını dahi bilmiyordum. Söz konusu milli bir görev olunca, doğal olarak kabul ettim. O süreçte Fethi Demircan hocam bana çok yardımcı oldu. Kendisine çok teşekkür ediyorum. İlk göreve başladığımda, elli oyuncu arasından 18 kişilik bir milli takım kadrosu oluşturmaya çalıştık. Bu elli kişinin içinde voleybolcu, basketbolcu ve hentbolcu dahi vardı. Bu şartlarda kadroyu zor tamamladık desem yalan olmaz.

İşte 2006 yılında göreve gelişini ve yaşananları bu sözlerle anlatıyordu Küçük Hamdi. Fethi Demircan ise o günlerde umutlu açıklamalarda bulunmaktaydı:

Bayanlarda futbolun alt yapısı yok. Bu yıl başlattığımız yeniden yapılanma ile olayların rengi değişti. Sokaktan gelen çocukları topluyoruz. Takımda oynayanların bir bölümü Diyarbakır, Trabzon gibi bayan takımı olmayan illerden geliyorlar. Türkiye'de alt yapıyı oluşturduğumuz takdirde, futbolda erkekler kadar başarılı olacağımıza inanıyorum.

kayabayazitoglulisesiİstenildiği ve emek verildiği takdirde, Türkiye’de kadın futbolunun oldukça başarılı olacağını savunan Fethi Demircan için, o dönemlerde, bulunmaz bir fırsat ortaya çıktı. Nisan 2007 ayı içinde Şili’nin Santiago kentinde yapılacak olan Dünya Liseler Arası Bayanlar Futbol Şampiyonası’nda Türkiye de temsil edilecekti. Ankara’da Batıkent’de yer alan Kaya Bayazıtoğlu Lisesi, Türkiye Liseler Arası Futbol Şampiyonası Kızlar kategorisinde şampiyon olmuş ve Şili’de ülkemizi temsil etme hakkını kazanmıştı. Futbol sahası ve spor salonu olmamasına rağmen, bu lisenin kızları, büyük bir başarıya imza atmışlardı. Futbol Federasyonu, bu takımın uluslararası alanda da başarısını devam ettirebilmesi için elini taşın altına koydu. Takımı Fethi Demircan’ın hazırlamasını istedi. Hazırlık dönemi için Riva tesislerini tahsis etti.

Şili’deki turnuvada Türkiye’nin kızlarına pek şans tanınmıyordu. Kadın futbolunda ileri olan pek çok ülkenin temsilcisi vardı orada. Bunlardan birisi de Brezilya idi kaçınılmaz olarak. Futbolun Sambacıları olarak bildiğimiz Brezilya’nın, kadınları da erkeklerinden aşağı değildi. Korkulan bir ekipti. Buna rağmen, Sambacı Kızları, grubun ilk maçında 1–0 yenmeyi başardılar. Daha sonraki maçlarda, İsrail’i 10–0, İtalya’yı 11–1 ile geçtiler. Belçika’yı hezimete uğrattılar. Eğer Almanya engeline takılmasalardı, finale çıkacaklardı. Son maçlarında (üçüncülük-dördüncülük müsabakası) Finlandiya’yı 2–0 yenen kızlarımız, bu galibiyet ile dünya üçüncüsü olma başarısını yakaladılar. Çin, bu turnuvada şampiyon olurken, Almanya ikinci, Türkiye üçüncü, Finlandiya ise dördüncü oldu. Kadın futbolunda da bir dünya markası olan Brezilya ise beşincilikle yetinmek durumunda kaldı.

Böylece kadın futbolunda ilk uluslararası başarı yakalanmış oluyordu.aylinyaren

Fethi Demircan ve Hamdi Aslan döneminin en göze çarpan çalışmalarından birisi de gurbetçi kadın futbolcuları milli takıma kazandırma çabasıdır. Bunlardan en önemlisi Almanya’da forma giyen Aylin Yaren için yapılan girişimlerdir. Aylin Yaren deyince biraz dikkat kesilmeniz gerekir çünkü vakti zamanında (2007 yılı), Galatasaray ve Bayern Münih'ten tanıdığımız Fransız yıldız Franck Ribery’i Alman televizyon kanalı ZDF'de yayınlanan bir şovda, iki delikli kalede 4–3 yenmişliği vardır. Almanya U–17 Mili Takımı’nın formasını giyen Aylin, bu dönemde ay yıldızlı milli formaya kazandırılmıştır. Ne yazık ki daha sonra, istediği kariyer hedefini Türkiye’deki kadın futbolunda bulamayan Aylin, ne Alman milli takımına ne de Türk milli takımına yar olur. O da hem Almanya Kadın Liglerinde top oynayarak hem de futbol akrobasisi yoluyla spora olan ilgisini sürdürür. Buradan anlaşılmaktadır ki Fethi Demircan ve Hamdi Aslan dönemi sonrasında kadın futbolu yeniden geri sayım sürecine girmiştir.bayanfutbolU152010

Bir diğer kazancımız ise Şeyma Erenli. Amerika Birleşik Devletleri Kolej Ligi’ni gören, Futsalda ise Avustralya Milli Takımı’na seçilmiş bir isim Şeyma. Amerika'da Indiana State Üniversitesi'nde ilk sezonunda en iyi çaylaklar, ikinci sezonunda ise onur listesine giren Şeyma Erenli'nin Fethi Demircan tarafından Türkiye'de Millî Takım'a seçilip davet edilmesi, üniversitesinde de o dönemler büyük heyecan yaratmış.

GENÇLİK OLİMPİYATLARINDA ÜÇÜNCÜLÜK BAŞARISI

Fethi Demircan sonrasında da kadın futbolunda atılım sürdü. Nöbeti Demircan Hoca’dan devralan Hamdi Aslan, kendi teknik ekibiyle birlikte kadın futbolunu daha ileriye taşımanın savaşını verdi. Bu dönemde de yine büyük bir uluslararası başarı yakalandı. Avrupa Kıtasını temsil hakkını kazanan U–15 Bayan Milli Takımımız, (14–26 Ağustos) 2010 yılında,  Singapur’da düzenlenen 1. Gençlik Olimpiyat Oyunları’nda üçüncü oldu ve bronz madalya almaya hak kazandı. Turkiye-Iran-Maci-2010İran ve Papua Yeni Gine takımlarını yenen kızlarımız, yarı finalde Şili’ye boyun eğmiş ve ardından üçüncülük-dördüncülük mücadelesinde İran ile karşılaşmıştı. İran’ı 3–0 gibi net bir sonuçla alt eden kızlarımız, bu sonuçla bronz madalyaya uzanmıştı. Gençlik Olimpiyatlarının şampiyonu ise finalde Ekvator Gine’sini uzatma penaltıları ile geçen Şili oldu.U19LogoAvrupakadinfutbolusamp

2012 yılında Antalya’da düzenlenen UEFA 19 Yaş Altı Kadınlar Avrupa Futbol Şampiyonası ve 2013 yılında ülkemizin yedi şehrinde icra edilen FİFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası etkinlikleri ise kadın futbolundaki iki büyük atılımımız oldu. Her ne kadar bu şampiyonalarda kayda değer bir başarımız olmasa da turnuvaların organizasyonuna ev sahipliği yapmak bile başlı başına bir büyük hamledir.

Türkiye’de bayan futbolunda asıl fırtınalar ise FİFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası (2013) organizasyonundan sonra koptu. Kadın milli takımımızla ilgili taciz iddiaları ortalığı kasıp kavurdu. Kadın futboluna onca ilgi gösteren ve büyük emek veren Futbol Federasyonu, ilk andaki paniği atlattıktan sonra, dedikoduları bertaraf etme çabasına girdi. Suçluların araştırılmasındansa, herkesin susmasını emretti. Dedikoduların önünü böyle kesti. Kimin suçlu, kimin mağdur olduğu spor kamuoyu tarafından doğru dürüst algılanamadı. İşin sonunda görüldü ki Türkiye’de kadın futbolu yine kaybetmişti. Şeytanın formasını sırtında taşıyanlar, milli onur ve gururu hiçe saymış, kendilerine verilen bu kutsal görevi, deforme olmuş ahlak anlayışlarıyla suiistimal etmişlerdi. Fethi Demircan ve Hamdi Aslan gibi saygın yüreklerin onca yıllık emeklerine ihanet etmişlerdi.

Kadın milli takımının hocalarından birisi, yıllar öncesinde, bayan futbolu ile ilgili olarak, bazı şeyler anlatmaya çalışmıştı:

Türkiye’de kadın futbolunun yaygınlaşamamasının sebebi futbolumuzdaki erkek egemenliğidir. Yöneticilerin erkek olması ve kızların futbol oynamasına sıcak bakmamaları bu işin önünü kesiyor. Daha önce bayan futbolunda ciddi sorunlar yaşandı. Ne yazık ki bu sorunları çıkaranlar da erkeklerdi.

Fethi Demircan ise Türkiye’de bayan futbolunun şifrelerini, kendi döneminde beyan ettiği sözlerle çok net bir şekilde açıklamıştı:

Başlattığımız yeniden yapılanma ile olayların rengi değişti. Güven ortamı sağladık. Ailelerin bayan futboluna olan inancı ve güveni arttı. Geçmişe nazaran daha başarılı bir duruma geldik.

Türkiye’de kadın futbolunun gelişmesi için en önemli şey, genç kızlarımızın ve ailelerinin huzur ve güven dolu bir ortamda hissetmeleridir. Bu güveni sağlayacak kaliteli isimler göreve getirilmelidir. 2013 yılında yaşanılanlar gibi, birilerine kariyer sağlanacak diye, kurtlara kuzu teslimatı yapılmamalıdır. İşte Futbol Federasyonumuzun en temel yanlışı budur. 2006–2010 yılları arasında büyük atılımlar yaptığımız kadın futbolu, şimdi bir kez daha yerinde sayma dönemine girmiştir. Yeni bir atılım için; emanete hıyanet etmeyecek, güvenilir isimlere ihtiyaç vardır. Yeni Fethi Demircanlar bir an önce bulunmalı, o yuvaya bir kez daha sıcacık aile havası getirilmelidir. Çağdaş ve modern Türkiye için bayan futbolunda sıçrama yapmak kutsal bir görevdir.

Yaşananlardan anlıyoruz ki 2006–2008 döneminde Fethi Demircan ismi, bayan futboluna bilinenden çok daha fazla şey katmıştır. Mesleğindeki jübilesini yine milli bir görevde yapma onuruna nail olan Demircan, bu görevini sadakatle ve başarıyla yerine getirmiştir. Tarih, bu konuda onun hakkını mutlaka teslim edecektir.

 (Devam Edecek)

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek alıntılanmasında/kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

NOT–1: Kaynakça, yazı dizimizin son bölümünde takdim edilecektir.

NOT–2: Bu yazı, internet üzerindeki çeşitli basın-medya sitelerindeki ve özellikle Milliyet Gazete Arşivi’ndeki haber, yazı, bilgi ve yorumlardan derlenerek hazırlanmış ve yazar tarafından yorum ve değerlendirme yapılmıştır. Aynı zamanda Sevgili Fethi Demircan Hocamızın anı, bilgi ve değerlendirmeleri de dikkate alınmıştır. Yani bu yazı bir tür derleme, inceleme, değerlendirme ve yorumlama çalışmasıdır.

NOT–3: Yazı dizisinde yer alan resimler, haber amaçlı olarak, çeşitli internet sitelerinden temin edilmiştir.

Yayınlandığı yer BUYUTEC

SAMSUNSPOR: FACİADAN SONRA YENİDEN DOĞUŞ ÇABASI

Samsunspor,samsunspor22 20 Ocak 1989 tarihinde yaşadığı o elim kaza sonrası, bazı özel ayrıcalıklarla küme düşmekten kurtulmuş ve kendine gelmek için büyük bir çaba harcamıştı. Ligin en şaibeli sezonu dediğimiz 1989–1990 sezonu, ne yazık ki henüz kendini toparlayamayan Samsunspor için de hüzünlü bir dönemin yaşanmasına sebep oldu. On altı takımlı lig kararı nedeniyle ligden beş takımın düşecek olması ve o sezon yaşanan Ali Cengiz oyunları karşısında sahipsiz kalan bir şehir takımının nafile çabaları, tehlikeli gidişi durduramadı. Düşen beş takımdan birisi de Samsunspor oldu. Ne şehir kendine gelebilmişti, ne de takım. Hatta takımın çok önceden lige havlu attığını dahi söylememiz mümkün. Hatırlayacaksınız, o kötü felaketin yaşandığı dönemlerde Samsunspor’da gönüllü olarak hocalık yapabileceğini söyleyen, samimi ve içten davranan teknik adamlardan birisi de Fethi Demircan olmuştu. İşte Fethi Demircan, felaketin ardından gelen ikinci felaket olarak niteleyebileceğimiz, ama diğerinin yanında sönük kalan küme düşme felaketi sonrasında, Samsunspor’un başına geçti. Küme düştüğü sezon (1989–1990) takımı çalıştıran hocalardan birisi olan Yılmaz Gökdel ayrılmış ve takım iyice sahipsiz kalmıştı.

ertugrul-hoca-ileYeni sezonda (1990–1991) hedefini yine Birinci Lige yükselmek olarak saptayan Samsunspor, Ağustos (1990) ayında işbaşı yapan Fethi Hoca’nın ellerine teslim edilmişti. İkinci Lig A Grubunda birbirinden zorlu ve deneyimli rakiplerle yarışacak olan Samsunspor, eski günlerine dönme inancını sahalarda somutlaştırmak için Fethi Hoca’ya güveniyordu. Tanju Çolak, Galatasaray’a kaptırılmıştı ama yeni bir yıldız keşfedilmişti. Gaziantepspor’dan alınan Ertuğrul Sağlam, gerçekten de geleceği sağlam oyunculardan birisiydi. Takıma kalite ve güç katıyordu. Fakat daha işlenmesi, pişmesi gerekiyordu.

Grubun çekişmeli geçeceği besbelliydi. Kocaelispor, Sakaryaspor, Eskişehirspor, Orduspor, Kasımpaşa, Beykoz, Giresun, Rize ve Karabük gibi dişli ekipler vardı ve her biri zirveye göz dikmişti. Fethi Hoca, daha sezonun başında liderliği ele geçirmişti. İlk yedi hafta sonunda üç galibiyet ve dört beraberlik sayısıyla, yenilgisiz olarak yarışını sürdürüyordu. Henüz ligin başları olduğu için rakipleriyle arayı açamamıştı. Onuncu haftaya girilirken, zirveyi zorlayacak ekiplerden Eskişehirspor, Kocaelispor karşısında yenilmiş (1–0) ve umutlanmak için gözünü Samsunspor ile kendi sahasında oynayacağı müsabakaya dikmişti. O haftanın en çetin mücadelesi bu maç olacaktı. Eğer Samsunspor’u devirmeyi başarabilirse, yeniden zirve mücadelesinde varım diyebilecekti. Eskişehirspor için bu maç, bir diriliş maçı anlamı taşıyordu. Kendi evinde oynamanın avantajını kullanabilirse, lideri elleri boş gönderebilir hatta koltuğundan edebilirdi. Aksi takdirde, daha baştan ligden kopmaları söz konusu olabilir ve bu da bir çöküş sürecini başlatabilirdi. İşte bu şartlar altında oynanan müsabakadan galibiyetle çıkan taraf, ev sahibi Eskişehir oldu. Samsunspor’dan Sedat, kırmızı kart gördü ve takım 10 kişi kaldı. Es-Es; rakibini 2–0 yenmekle kalmadı, bir de liderlikten etti. Daha da kötüsü, Fethi Hoca ile Samsunspor’un yollarının ayrılmasına neden oldu.

On maçta dört galibiyet ve beş beraberlik alan Fethi Hoca, ilk yenilgiyle görevini bırakmak zorunda kaldı. Yenildikleri takımın, zirvedeki en dişli rakiplerden birisi olması belki de bunda en büyük etkendi. Ayrıca belirtmek gerekir ki yönetim, ilk yenilgiyle birlikte, üst lige çıkamama korkusuna kapılmış ve gerçek anlamda paniklemişti. Çünkü bu sezon Samsunspor için önemliydi. Acılardan sıyrılmaları, kâbuslardan kurtulmaları gerekiyordu. Bu sezon başarılı olamazlarsa eğer, daha karanlık günlerin gelmesinden korkuyorlardı. Fethi Hoca, takımını 17 puanla ve grubun üçüncüsü olarak bıraktığında, lider Kocaelispor ve takipçisi Sakaryaspor, 18 puanla ve averajla sıralanmışlardı.

Samsunspor, o sezon Türkiye Kupasında 6.kademeye kadar yükselme başarısı gösterdi. Kupanın daha birinci kademesinde, zorlu bir rakiple eşleşti. Orduspor gibi güçlü bir ekibi, Fethi Hoca’nın tecrübesiyle (5–0) alt etti ve üst tura yükseldi. Çeyrek Final öncesi altıncı kademede, Beşiktaş’a eleninceye kadar, Akçaabat Sebatspor ve Ünyespor’u farklı sonuçlarla yendi. Diğer rakiplerini ise zorlanmadan geçti.fahrettin-genc

O sezon, Samsunspor, kendisi gibi adı da genç olan bir hocaya (Fahrettin Genç) teslim edilmesine rağmen şampiyonluk ipini göğüslemeyi başardı. Yani hedefini tutturdu. Birinci Lige dönmeyi sahiden de becerdi. Denilebilir ki bu başarılı dönemde takıma şampiyonluk için ilk ivmeyi Fethi Hoca kazandırmıştır. Çünkü takımın, hem facia sendromunu hem ligden düşmüş olma depresyonunu atlatmasına tecrübesiyle katkı sağladı. Çünkü morali bozuk bir takımı liderliğe yönlendirdi. Kasamsunspor-1990-91ranlık günlerden aydınlığa doğru umutla yol alınabileceğini gösterdi. Buna karşın, ilk yenilgiyle birlikte, harcanan ilk isim oldu. Sezon sonunda, takım şampiyonluk turu atarken, omuzlara alınan Fethi Hoca değildi. Fahrettin Genç idi. Fakat Samsunspor, başarısına rağmen, ona da vefasızlık yapmaktan geri kalmadı. Sezon sonunda, onunla da yollarını ayırdı. Birinci Lig’deki yolculuğuna bir başka hocayla devam etti. Derler ya ilahi adalet diye, işte o sezon Samsunspor yönetimi, yapmış olduğu vefasızlığın bedelini, tekrar İkinci Lige düşerek ödedi. Belki de Samsunspor’u yakan, iki başarılı hocanın ahı oldu denebilir.

O dönemler Fethi Hoca’yı yakından takip eden ve Samsunspor’dan ayrılış şekline oldukça içerleyen Milliyet yazarı Atilla Gökçe, gazetesinin Tribün adlı (7.11.1990) köşesinde, duygularını şu cümlelerle dile getirdi:atilla-gokce

“Geçen yıl Gaziantepspor’da idi adam. Kırmızı siyahlı kulübün hedefi şampiyonluktu. O hedef doğrultusunda kolları sıvadı, çalıştı, çabaladı, futbolcularını ortak bir hedefe yöneltti ve liderlik koltuğuna oturttu. Artık kimse grupta başka bir şampiyon adayından söz etmiyordu. Gaziantepspor, şampiyonluk turundan önce, Birinci Lig’in transfer hesaplarını yapmaya başlamıştı.

Herkes mutluydu… Ama adam mutlu olamadı. Çünkü tam da köşeyi dönüp turu atmaya hazırlanırken görevinden ayrılmak zorunda kaldı.

Bu yıl Samsuna gitti. Kırmızı-Beyazlı kulübün, o feci trafik felaketinden sonra önlenemeyen düşüşüne bir İkinci Lig şampiyonluğuyla karşı çıkmak istiyordu. Taa Tanjuların, Savaşların döneminden tanıyordu Samsunspor’u. Çevreyi biliyordu. Onlar da hocayı tanıyorlardı. Zor ama şerefli bir savaşa adamıştı kendisini. Çalıştı, çabaladı ve daha ilk haftalardan zirve takımları arasında kendi takımına da bir yer buldu. Yavaş yavaş emeklerinin karşılığını alacak, inanıyordu ki hedefi de vuracaktı!

Ama bütün hevesleri yine kursağında kaldı adamın. Eskişehir’deki ilk deplasman yenilgisiyle görevini bıraktı… Daha doğrusu bıraktırdılar.

sisiphos-efsanesiFethi Demircan, iyi niyetlerinin karşılığında hep hayal kırıklığı gören bir antrenör olarak şimdi yine yalnız.

Aslında salt bir ‘Demircan Dramı’ değil bu… Türk antrenörünün yıllardır bir türlü düzlüğe çıkamadığı çağdaş bir ‘Sisiphos’ efsanesi yaşıyoruz.

Doğru söze ne denir? Şapka çıkarıyoruz!

YENİDEN MALATYASPOR: DOĞU’NUN KAPLANLARI’NDAN ONURLU DİRENİŞ

Malatyaspor2Görkemli dönemlerinde Doğu’nun Kaplanları olarak anılan Malatyaspor, çok acı bir dönemden geçiyordu. Şike mağduru olarak ligden düşmek ağırlarına gidiyordu. Bir taraftan masa başında şikeye karşı mücadele verip hak ararken, diğer taraftan içine girdiği mali çöküntüden kurtulmaya çalışıyordu. Üstelik Ünal gibi bir kaliteli oyuncuyu da Trabzonspor’a satmak zorunda kalmışlardı. Yine de futbolcularına ödeme yapacak, kulübü döndürecek gücü bulamamışlardı. Vaziyet çok vahimdi.

Bu arada, yeniden Birinci Lig’e dönebilmek için onurlu bir direnişe girişmişlerdi. Bu sezon, gruptan şampiyon çıkıp Malatya’yı şenlendireceklerine inanıyorlardı. Fakat savaşılan cephe çoktu. Eğer bu zorlu dönem atlatılırsa, Malatyaspor’un sırtı yere gelmezdi…

İkinci Lig C Grubunda var olma savaşı veren Malatyaspor; Adanademirspor ve Mersin İdman Yurdu gibi iki güçlü ekiple yarışmaktaydı. İlk yarıyı zirvede tamamlamalarına karşın, dananın kuyruğunun ikinci yarıda kopacağı belliydi. Bu şartlar altında, 1991 yılının Ocak ayında, Fethi Demircan ile çalışmaya başladılar. Sezona Zeynel Soyuer’in yönetiminde başlamışlardı ama işler istendiği gibi gitmemişti. Futbolcular, paralarını alamadıkları için isyan çıkarmışlardı. Zeynel Hoca da Genel Kurul’a kadar hocalığını dondurduğunu açıklamıştı.

Kulüp öyle bir darboğazdan geçiyordu ki kelimelere sığdırmak imkânsızdı. Yönetim görevi bırakmış, anahtar şehrin valisine teslim edilmişti. Parasız kalan takım bir de sahipsiz kalmıştı. Sonra başa gelen Efsane Başkan Nurettin Soykan, elinden geldiğince durumu düzeltmeye çalıştı. İşe Fethi Hoca’yı göreve getirerek başladı.adanademirspor

Malatyaspor, ilk ve en önemli yarayı Şubat(1991) ayında karşılaştığı A. Demirspor karşısında aldı. Deplasmanda rakibine 2–1 yenildi. İki hafta sonra da diğer bir rakibi olan Mersin İ. Yurdu ile yine deplasmanda berabere kaldı. Bu sonuçlar sebebiyle de zirvenin önde gideni olmaktan uzaklaşıp takipçi konumuna geldi. Yine de şansı devam ediyordu. Mart ayı sonuna kadar ikincilikte kalmayı başarmıştı.

Mart ve Nisan ayları, şampiyonluk yolunda yaşanan çetin bir mücadeleyle geçti. 23 Nisan 1991 tarihine gelindiğinde, bir maç eksiğine (28 maç) rağmen lider olan A. Demirspor’un 63 puanı vardı. İkinci Mersin İ. Yurdu ise maç fazlasıyla (29 maç) ikinciydi ve o da 63 puana sahipti. Malatyaspor ise onların hemen ardındaydı. Onun da bir maç eksiği (28 maç) vardı ve puanı 58 idi. Grupta en tehlikeli dönemece girilmişti. Zirve ekipleri birbiri ile karşılaşacak ve gerçek lider ortaya çıkacaktı. Belki de bir sürpriz yaşanacak ve Malatyaspor’a gün doğacaktı. Ama olmadı. Adana’da, Mersin İ. Yurdu ile A. Demirspor arasındaki liderlik randevusunu kazanan Adana takımı oldu. 28 Nisan 1991 tarihinde oynanan bu müsabakayı 3–2 kazanan A. Demirspor, takipçileriyle arayı açmayı başarmıştı. Yolunu açmıştı.

Yine de şampiyonluk düğümünün çözülmesi son iki haftaya kadar sürdü. Bitime iki hafta kala şampiyon belli olmuştu. Malatyaspor ile aynı dönemde Birinci Lig’den düşen Adanademirspor, grubunu lider tamamlamış ve yeniden Birinci Lig’e dönmeyi başarmıştı. A. Demirspor, aynı zamanda Malatyaspor’un şike davasında ana gündemde olan takımlardan birisiydi. Bu bile Malatyaspor’un ağrına gidiyordu.malatya-1991

1990–1991 sezonunda, İkinci Lig C Grubu’nda onurlu bir direniş sergileyen ve şaibeli bir şekilde Birinci Lig’den düşürülüşüne karşı, inat ve azimle mücadele eden Malatyaspor; düşlerini gerçekleştirememişti. Yine İkinci Lig’de kalmıştı. Birden çok cephede mücadele ettiği için zorlanmış, engelleri aşamamıştı. Umutlar bir başka bahara kalmıştı.

Doğu’nun Kaplanları asla pes etmeyecekti.

KADERİNİ DEĞİŞTİRMEK İSTEYEN TAKIM: SAKARYASPOR

Sakaryaspor’u kime sorsanız, size hemen şunu söylerler: “Üç Büyüklerin Tatlı Belası!

sakaryanin-unluleriKimi zaman öyle umulmadık çıkışlar yapar ki şaşırırsınız. İşte dersiniz, Türk futbolunu böyle takımlar güzelleştiriyor. Sakaryaspor’un en ilginç özelliği, futbolumuza büyük yıldızlar yetiştirmesidir. Oğuz Çetin, Aykut Kocaman, Hakan Şükür, Engin İpekoğlu, Turan Sofuoğlu gibi birbirinden değerli isimler bu ocakta yetişmiş, yıldızını parlatmış ve büyük takımlara yolculuk yapmışlardır. 1989–1990 sezonunda Birinci Lig’e veda eden o şanssız beşliden birisi de Sakaryaspor’du.  Onu diğerlerinden ayıran en belirgin özellik ise, o şaibeli sezonda kaderine razı olması ve ligi sonuncu tamamlamasıdır. Yani hiç direniş göstermeksizin küme düşmeyi daha ligin başlarında kabullenmiş olmasıdır. Elbette ki bunda yıldızlarını peş peşe büyük kulüplere kaptırmasının etkisi çok fazladır. Zirveye oynayamayacağını ya da büyüklerle baş edemeyeceğini anlayan her Anadolu kulübü, çareyi yıldızlarını satmakta bulur. Böylece orta halli bir kulüp olarak varlığını sürdürme yolunu seçer. İşte Sakaryaspor da Türkiye Kupasını havaya kaldırmış (1987–1988) nadide takımlardan birisi olmasına rağmen, o güçlü kadrosunu dağıtmış ve sıradan bir futbol takımı hüviyetine bürünmüştür. Netice itibarıyla da yolunu kaybetmiş ve İkinci Lig’e düşmekten kurtulamamıştır. 1990–1991 sezonunda İkinci Lig A Grubu’nda ancak beşinci olabilmiş, küme yükselme umutlarını bir sonraki sezona ertelemiştir. 1991–1992 sezonunda ise yine İkinci Lig A Grubunda mücadeleye başlamış, birbirinden güçlü ekiplerle zirve yarışına girmiştir.

Zeytinburnuspor, Orduspor, Eskişehirspor, Rizespor, Karabükspor, Karagümrük, Kasımpaşa ve de özellikle Kocaelispor, bu grubun en dişli ekipleri olarak şampiyonluk iddiası taşımaktaydı. Sezona teknik direktör olarak Caner Tarancı’nın yönetiminde başlayan Sakaryaspor, Ekim (1991) ayının başlarında, onunla yollarını ayırmış ve yeni bir hoca buluncaya kadar yoluna Nedim Kurtiç ismi ile devam etmiştir. Yaklaşık bir ay sonra da Fethi Demircan Hoca ile anlaşmaya varılmıştır. 6 Kasım 1991 tarihinden itibaren kulübede Fethi Hoca vardır.sakaryaspor

Güçlü rakiplerine rağmen uzunca bir süre iddiasını sürdüren Sakaryaspor, bir türlü istediğini alamıyordu. 1992 yılının Ocak ayı sonlarında, kendi evinde ağırladığı Gazi Osman Paşa ile golsüz berabere kalınca da zirveden kopuş süreci başlamıştı. O sezon ortaya yepyeni bir Kocaelispor çıkmıştı. Fethi Hoca’nın sevdiği talebelerinden birisi olan Güvenç Kurtar, teknik direktörlük kariyerine başlamıştı ve Kocaelispor ile harikalar yaratmaktaydı. İlerleyen süreç gösterecekti ki Güvenç Kurtar’ın elindeki Kocaelispor, yakın bir gelecekte, tıpkı Fethi Demircan’ın Samsunspor’u gibi Türkiye Birinci Lig’inde fırtınalar estirecek, büyüklere kök söktürecek ve şampiyonluk yarışında ben de varım diyecekti. İşte o efsane Kocaelispor’un ayak izleri, İkinci Lig A Grubu’nda, o sezon tam anlamıyla hissedilmekteydi. Öyle ki Sakaryaspor, ilk hoca değişikliğini (Caner Tarancı), kendi evinde Kocaelispor ile 2–2 berabere kalınca yapmıştı. Yine 22 Ekim 1991 tarihinde Kocaelispor’a karşı, Türkiye Kupası’nda elenmekten kurtulamayan (1–0) Sakaryaspor, kötü gidişe dur demek için acil olarak tecrübeli bir hoca arayışına girmiş ve Fethi Hoca’dan yana bir seçim yapmıştı. Fakat geride kalan dönem itibarıyla, kaybedilmiş puanlar, bu takımın geleceğine ipotek koymuş, Sakaryaspor; şampiyonluk yarışına bir adım geriden başlamanın faturasını ödemek zorunda kalmıştı.

guvenc-kurtar-kocaelispor8 Mart 1992 tarihinde grubun en güçlüsü Kocaelispor karşısında, deplasmanda ağır bir hezimete uğrayan (6–2) Sakaryaspor, artık grubun iddiasız ekiplerinden birisi olmuştu. Spor sayfalarına yansıyan maç yorumlarında hem Kocaelispor hem Güvenç Kurtar, göklere çıkartılıyordu. Buna karşın Fethi Hoca ise ağır bir şekilde eleştiriliyordu:

“Şampiyonluk yolunda rakipsiz kalan ve Federasyon Kupası’nda (Türkiye Kupası) yarı finale kalan Kocaelispor’u yaratan Güvenç Kurtar’ı kutlamak gerek. Sakaryaspor’u Kocaelispor önünde tanıyamadık. Sancar, Ahmet, Osman ve Hasan gibi as elemanlarını yedek soyunduran teknik direktör Fethi Demircan, adeta Sakaryaspor’a fark yedirmek için elindeki tüm imkânları seferber etti.”

Hani derler ya “Boynuz kulağı geçermiş” işte tam da o hesap; akıl, bilgi ve cesareti ile tam olarak Fethi Hoca’nın talebesi olduğunu gösteren Güvenç Kurtar, bu maçta eski hocasına rüştünü ispatlamış, adeta “ben piştim, oldum, erdim” demiştir. Tabeladaki sonuç, işte böyle bir anlamı da taşımaktadır.

Sakaryaspor, o sezon gruptaki iddiasını kaybedince, sıradan bir takım kimliğine bürünmüştür. Sezonu 47 puanla ve yedinci sırada tamamlamıştır. Kocaelispor, 83 puanla grup şampiyonu olurken, daha önce zirvede söz sahibi olur dediğimiz üç büyük ekip (Eskişehirspor, Karagümrük ve Kasımpaşa) sürpriz şekilde küme düştü ve Üçüncü Lig deneyimi yaşamak durumunda kaldı.

31 Mart 1992 tarihi itibarıyla Sakaryaspor ile yollarını ayıran Fethi Demircan, teknik direktörlük kariyerine bir süre ara verme kararı aldı. Yeniden İngiltere’ye gidip kendisini geliştirmek istiyordu.

Galatasaray’da zirveyi görmüş, Malatyaspor’da küme düşmenin acısını yaşamış, sıradan bir Anadolu takımı ile (Samsunspor) şampiyonluk iddiası ortaya koymuş, Bursaspor deneyimi ile güç gösterisi yapmış, Boluspor’da zor günler yaşamış, milli takım hocalığı ile çok ağır yıpratılmıştı. Buna karşın, özellikle İkinci Lig’de zirveye oynayan ekiplerce başarılı bulunmuş, tercih edilen ilk isim olmuştu. Yönünü yukarıya çeviren her takım, Fethi Hoca gibi tecrübeli bir teknik direktör arayışına giriyordu. Öte yandan, artık, futbola değer katan, modern çağa ayak uyduran yeni nesil hocalar da kendilerini bir bir sahalarda göstermekteydi. Türk futbolunun kaderini değiştirecek büyük değişimlere ramak kalmıştı. Bunu hissediyordu. Kendi kayıp neslinin emekleri bir şekilde sonuç vermişti. Bundan sonrasında güzel şeyler olacaktı. Teknik direktörlük kariyerinin ikinci baharında buna çok yakından tanık olabilmesi için dinlenmesi ve gözlemlemesi gerekiyordu.

Kim bilir belki bir nebze de özeleştiri yapardı. Yanlışım ne, doğrum ne diye sorardı kendisine. Öyle ya, bu kariyer yolculuğunda yaptığınız en küçük bir seçim bile geleceğinizi etkilemekteydi. Büyük takımların gürültülü, patırtılı ortamlarındansa Anadolu futboluna hizmet etmeyi seçmiş, yurdunun pek çok şehrinde üşenmeden, gocunmadan hizmet etmişti. Takım ayrımı, lig ayrımı, bölge ayrımı, renk ayrımı yapmamıştı hiç.

Yakından görmüştü ki İkinci Lig takımlarına hocalık yapanlar, sanki birer isimsiz kahraman gibiydiler. Adları anılmıyordu. Başarıları zikredilmiyordu. Spor sayfalarındaki yıldız tablolarında hakemlere yer veriliyordu ama teknik direktörler hep es geçiliyordu. Oysa gençlere asıl emeği veren, yıldızları keşfedip büyüklere takdim eden, Türk futbolunun sürekliliğini sağlayan, en ağır cefaları çekmelerine rağmen umutsuzluk bahçesinde nadide güller yetiştiren hep o alt liglerin elleri öpülesi hocalarıydı.

Ülkede sadece Birinci Futbol Ligi vardı sanki…

Sadece üç büyükler vardı sanki… Diğer herkes figürandı…

Bu ülkede futbol kalitesi nasıl artacaktı öyleyse, futbol nasıl sanayileşecekti?

DÜZCESPOR’DA İKİNCİ BAHAR: ÜÇÜNCÜ LİG ŞAMPİYONLUĞU

1993 yılında Nisan ayının son günlerinde Paris’te Avrupa Futbol Antrenörleri Birliği toplantısında yeniden karşımıza çıkıyor Fethi Demircan ismi. Üç gün süreli bu toplantıda Avrupa Futbolu ile ilgili değerlendirmelere yakından tanık oluyor ve kendisini güncellemeye devam ediyordu. Haziran ayı sonlarında ise yeniden işbaşı yapmak için kendisini hazır hissettiğini açıklamaktaydı. Aradan geçen bir yılı aşkın sürede hem dinlenmiş hem de futboldaki gelişmeleri yakından takip etmişti. Futbol dünyası artık eskisi gibi değildi, her takım biraz daha güçlüydü eskiye nazaran. Küçük takım diye bir şey kalmamıştı, sürpriz yaratan takımlar vardı artık.duzcespor

Bir süre Türkiye liglerini yakından izleyen Fethi Demircan, yeni kulübünü 1994 yılının baharında buldu. Daha önce çalıştırdığı bir kulüptü bu; yıllar önce, kıl payı ile şampiyonluğu elden kaçırdığı Düzcespor’du. Düzcespor’un futbol macerası tam bir yerli film senaryosunu andırıyordu. Bazen büyük bir umutla şahlanıyor, olmayacak yerlere geliyor bazense hiç beklenmedik şekilde düşüşler gösteriyordu. Birinci Lige olan sevdası vaz geçilmezdi ama bu sevda; zengin kız ile fakir oğlanın mutsuz sona doğru giden aşkını andırıyordu hep. Ne zaman umutla, inatla kaderine karşı koysa hep karşısına beklenmedik engeller çıkıyordu. En güzel günlerini yine Fethi Demircan ismi ile yaşamışlardı. Birinci Lige çıkmaya ramak kalmıştı ama ah o Edirne deplasmanı yok mu? Yine hevesleri kursaklarında kalmıştı. Umutlar bir başka bahara ertelenmişti ama o bahar, yıllardır gelmemişti işte… Daha da fenası, işler iyice ters gitmiş, takım bir alt lige düşmüştü. Üçüncü Ligde mücadele ediyordu Düzcespor.

duzce-aziz-yildirimO dönem Düzcespor’un fahri başkanlığını aşina olduğumuz ünlü bir isim yürütmekteydi. Adını Fenerbahçe ile bir andığımız Aziz Yıldırım, Düzcespor için elinden ne geliyorsa yapmaktaydı. İşin aslı, Aziz Yıldırım, Düzcespor altyapısında futbol oynamış bir isimdi. Bu kulübe olan ilgi ve bağlılığı da oradan gelmekteydi. Fenerbahçe’de zaman zaman yönetimde yer alan Aziz Yıldırım, o an itibarıyla yönetimde değildi ve kendisinden “Fenerbahçe’nin eski yöneticilerinden” şeklinde bahsedilmekteydi.  Onun Düzcespor’a sunduğu katkılardan birisi de Fethi Demircan oldu. Üçüncü Lig şampiyonluğunu garantilemek isteyen Aziz Yıldırım, 1994 yılının Mart ayı sonlarında, kulübün hocalığına Fethi Demircan’ı getirdi. Böylece olası sürprizlere karşı, Düzcespor’un İkinci Lig’e yükselmesini sağlama almış oluyordu.

sahap-bayevDüzcespor, 1993–1994 futbol sezonuna efsane hocası Şahabettin Bayev (Şahap Bayev olarak bilinir) ile başlamıştı. Bir dönem Fenerbahçe’de de çalışmışlığı olan Şahap Bayev, Düzcespor için en unutulmaz isimlerden birisiydi ve kulübün pek çok başarısında imzası vardı.

Üçüncü Lig sekizinci grupta; Beylerbeyi, Beykoz, A. Hisarı, İnegöl, Gölcük, Gebze, Maltepe, Bilecik, Çengelköy, Darıca, Vefa, İl Özel İdare gibi ekiplerin arasından sıyrılmayı başaran Düzcespor, ilk yarının tartışmasız lideri oldu. İlk yarının en başarılı takımıydı. Şahap Bayev ise en başarılı teknik direktör. Özellikle İnegölspor ile çekişen Düzcespor, 13 takımlı grupta, 9 galibiyet, 2 beraberlik ve 2 yenilgi almış, hanesine 29 puan yazdırmıştı.

Nisan başında göreve gelen Fethi Hoca ile birlikte şampiyonluğa doğru yolculuk, aynı tempoyla sürdürülmüştü. Mayıs ayı başında, zorlu rakip Beykozspor’a karşı alınan 1-0’lık galibiyet, zafer tacını giymek için gerekli morali fazlasıyla sağlamıştı. Ligin tamamlanmasına bir hafta kala alınan Anadoluhisarı galibiyeti ile şampiyonluk tastamam garanti altına alınmış, cümle âleme ilan edilmişti. Kırmızı-Lacivertli takım, en yakın rakibi İnegölspor’a beş puan fark atarak, İkinci Ligin yeni takımı olmayı başarmıştı. Şampiyondu artık.yildo

Düzcespor’un ilginç özelliklerinden birisi de bizlerin yakından tanıdığı ünlü şovmen Yıldo’nun bir zamanlar bu kulüpte top koşturmuş olmasıdır. Türkçemize “kafadan koparma” gibi argo deyimler kazandıran, “Fena.. Kerim” gibi kazalara kurban giden, hem kızılan hem sevilen bir gösteri adamıdır Yıldo. Tabi futbol tarihinde kendisine bu isimle ulaşmanız mümkün değil. Çünkü asıl ismi Ahmet Yıldırım Benayyat. Boluspor’da futbol oynadığı yıllarda, (sanırım 1965–1967 yılları arasında) kiralık olarak Düzcespor’a geldi ve bu kulüpte bir süre kaldı. Sonrasında ise Voleybola dönüş yaptı.

duzce-depremi1999Pek çok gel-git yaşamasına rağmen İkinci Lige tutunmayı hep başaran bir kulüp olarak bildiğimiz Düzcespor’un kaderi 1999 yılında yaşanan (12 Kasım 1999) deprem felaketi ile birlikte tümden kötüledi. Bir türlü toparlanamadı ve en sonunda amatör kümeye kadar düştü. Bölgesel Amatör Lig’de (BAL) varlık yokluk mücadelesini sürdürüyor inatla. Halleri nicedir diye soracak olursanız, geçmişin tatlı hatıraları ile yaşayan nadide bir şehir takımıdır desek yakışık alır ancak. Gün olur elbet düze çıkar yine o aşina olduğumuz Düzcespor olur, öyle umuyoruz.

Dileriz bir gün dirilir Koca Çınarımız…

ZEYTİNBURNUSPOR VE ERZURUMSPOR DÖNEMLERİ

1994 yılının Ekim ayında Portekiz’in Porto kentinde düzenlenen Dünya Antrenörler Semineri’ne (24–29 Ekim 1994)katılan Fethi Demircan, o yıl herhangi bir kulüp çalıştırmadı.zeytinburnu-fethi-hoca1

Bir sonraki sezon, yani 1995–1996 sezonu için Zeytinburnuspor ile anlaştı. İlyas Tüfekçi’nin 1994–1995 sezonunda (1995 yılbaşı sonrası) çalıştırdığı takım, Birinci Lig’den İkinci Lig’e düşmüştü. 27 Temmuz’da göreve başlayan Fethi Hoca, kısa bir süre görev yaptıktan sonra, kulüpten ayrıldı. Burada işler istediği gibi gitmedi. Henüz Temmuz ayında göreve gelmiş olan Başkan Süleyman Karabel, maddi olanaksızlıkları sebep göstererek Ağustos ayı sonunda görevinden istifa edince, kulüpte işler ters gitmeye başladı. İstikrarsız bir dönem geçiren kulüp daha sonra göreve Cihat Erbil’i getirdi. Kısa bir süre sonra o da görevden ayrılınca, Ekim ayı ortalarında Erdem Tuğal yeni hoca olarak göreve başladı. O sezon bolca hoca değiştiren kulübün son çalıştırıcısı, bütün hocaların yardımcılığını yapan Bahri Kaya olmuştur. Bunca istikrarsızlığa rağmen, Zeytinburnuspor, o sezon sonunda yeniden Birinci Lig’e yükselme başarısını göstermiştir. Tüm olumsuzluklara rağmen inatla direnen Bahri Kaya ismi, bu başarının baş mimarı olarak tarihe geçmiştir. Kademe Grubunda kötü günler yaşayan takım, Klasman grubunda kendini gösterince, Play Off şansını yakaladı. Kemerspor, Elazığspor ve Diyarbakırspor engellerini bir bir aşarak Birinci Lig hedefine ulaştı.zburnu-emre

Emre Belözoğlu gibi bir futbol yıldızını yetiştiren bu nadide kulübümüzde, o dönemlerde futbol dünyasının aşina olduğu isimlerden Kemal Yıldırım ve Reha Kapsal da top koşturmaktaydı.

Zeytinburnuspor, 1996–1997 sezonunda Birinci Lig’de oynadı ama tutunamadı ve yine küme düştü. Bundan sonrasında ise bir daha Birinci Lig yüzü göremediği gibi, hızlı bir düşüş yaşadı ve en sonunda amatör kümeye indi.

Zeytinburnuspor Başkanı Adil Emecan, 25 Mayıs 1997 tarihinde (küme düştükten sonra) Fethi Demircan’a genel menajerlik teklifinde bulundu ama hocamız nedense bu teklife sıcak bakmadı. Aynı dönemlerde GATA Haydarpaşa’da bir safra kesesi ameliyatı geçiren Fethi Hoca, belki de sağlığı elvermediği için bu teklifle ilgilenmemiş olabilir kanaatindeyim. Kim bilir belki de böyle bir durum gerçekleşmiş olsaydı, Zeytinburnuspor’un makûs talihi yön değiştirebilirdi.erzurumspor

1996 yılında bir dönem Erzurumspor’da da görev yapan Fethi Hoca, Adnan Polat’ın hatırına geldiği Erzurum’da fazla kalmadı ve erken sayılabilecek bir sürede ayrıldı. Cemal Polat’ın başkanlığını yaptığı Erzurumspor, o sezon Hüseyin Hamamcı ve Cihat Erbil gibi farklı hocalarla çalışmasına rağmen Kademe Grubunu (4. Grup) ikinci tamamlayıp Yükselme Grubunda yer bulabilmiştir. Burada istenen verimi elde edemese de zirveye oynamayı, zirvede tutunmayı öğrenme aşamasına gelmiş ve bunun karşılığını da bir sezon sonrasında almıştır. 1997–1998 sezonunu hem Kademe Grubunu (4. Grup) hem de Yükselme Grubunu lider olarak tamamlamış ve Birinci Lige yükselen şampiyon ekip olmuştur. Birinci Lig’de uzun ömürlü olamayan Erzurumspor, daha çok İkinci Lig’de mücadele vermiştir. 2010 yılından sonra maddi imkânsızlıklar nedeniyle çöken mavi-beyazlı bu kulübümüz, ne yazık ki işlevini sona erdirerek nöbeti Erzurum B. Şehir Belediyespor’a devretmiştir.

VEDA GÜNLERİ: SOMA LİNYİTSPOR, MALTEPESPOR, ISPARTASPOR VE AYAZAĞASPOR

somalinyitsporTürk Futbolunda Manisa bölgesini gururla temsil eden Soma Linyitspor isimli bir takım vardı eskiden. Şimdilerde sanırım birkaç kulüple birleşip Somaspor adını almış bu güzide kulübümüz. Eh işte devran dönüyor, maddi olanaksızlıklar kulüplerin ocağını söndürüyor. Bir zamanlar hikâyesi olan bu güzel kulüpler, günümüzde ancak bazı sporseverlerin anılarında yaşıyor o kadar. Ne gören, ne bilen var ne de onları futbol adına yaşatacak, canlı tutacak, hatıraları hürmetine saygı gösterip sahiplenecek bir mevki, makam ya da kişi… Keşke şu Futbol Federasyonumuz böyle kulüpler için elini taşın altına soksa, onları yaşatacak, anılarını diriltecek bir yol bir yöntem bulsa, ne hoş olurdu…

Fethi Demircan, 15 Ocak 1997 tarihinde bu kulübü çalıştırmaya başladı. Ne yazık ki başarı için biraz geç kalınmış bir zamanda gelmişti iş başına. Çünkü İkinci Lig’de 2. Kademe Grubu’nda oynayan Soma Linyitspor, burada ancak dokuzuncu olabilmişti. Yani on takımlık kademe grubunun sondan ikincisiydi… Klasman Grubunda ise iyi bir mücadele sergilemiş, düşme hattından uzak durduğu gibi Play Off Grubuna girmesine ramak kalmıştı. Yani Kademe Grubunda biraz daha puan toplamayı başarabilseymiş, tarih başka yazılırmış anlayacağınız. Kademe Grubu’nda yaptığı tembelliğin bedelini biraz ağır ödemiş. İşte bu yüzden Demircan Hoca’nın getirilmesi için biraz geç kalınmış diyoruz.

Fethi Demircan ile olan bu dönem için belki de bu kulübün en başarılı dönemi denilebilir.

somalinyit-AlpaySoma Linyitspor’un efsanesi ise Alpay Özalan’ın keşfedilişi ile alakalı. Beşiktaş, Fenerbahçe ve Milli Takım’da oynayan ünlü futbolcumuz Alpay Özalan’ın yıldızı Soma Linyitspor’da parlamış, Fatih Terim, onu ilk burada keşfetmiş. Güzel futbolu ile 1991–1992 sezonunda dikkatleri çeken Alpay’ın büyük yolculuğu buradan başlamış, önce Altay sonra da Beşiktaş, Fenerbahçe, Aston Villa…

Ve elbette ay yıldızlı milli forma!

Fethi Demircan, Ekim 1997 ayı ortalarında İsrail’de Tel-Aviv kentinde düzenlenen bir futbol seminerine konuşmacı olarak katılır. UEFA ile Avrupa Futbol Antrenörleri Birliği’nin düzenlemiş olduğu bu ilginç seminerde iki binli yılların futbolu ile ilgili konular konuşulup tartışılır. İki gün süren bu seminere Bobby Robson, Joseph Venglos gibi Avrupalı ustalarla, Brezilyalı ve Arjantinli teknik adamlar da yoğun ilgi gösterirler. Türkiye’den ise sadece Fethi Hoca vardır. Tıpkı eski zamanlarındaki gibi, mesleği ile ilgili seminerlere ve kurslara ilgi göstermeyi sürdürmektedir sevgili hocamız.

maltepespor1Aralık ayı ortalarında ise Fethi Demircan, kendisine yeni bir kulüp bulur. Maltepespor’un yeni çalıştırıcısı olur. Maltepespor, o dönem itibarıyla 3.Lig 7.Grupta mücadele eden İstanbul’un müstesna bir semt takımıdır. Yine de Pendikspor, Gebzespor, İnegölspor, Bandırmaspor, Beykozspor ve Anadoluhisarı gibi güçlü rakiplerin arasından sıyrılıp grubun beşincisi olmayı başarmıştır o sezon.

Daha sonraları sanırım 2009 yılının son aylarında bir kez daha Maltepespor’un hocalığını yapmıştı Fethi Demircan. Fakat Maltepespor artık 3.Lig’deki o eski takım değildir, amatörde mücadelesini sürdürmektedir. Fethi Hoca da sırf gönül bağı olduğu için bu görevi kabul etmiş durumdadır. Yani parayla, pulla yaptığı bir şey değildir zannımca.

Fethi Hoca, 1998–199 sezonunda 3.Lig 5. Grupta mücadele eden Ispartaspor’un hocalığını üstlenir. Ispartaspor, bir dönemler İkinci Lig’de oynamış bir ekiptir. O sezon, 17 takımlı grupta orta sıralarda yer alırlar. Onuncu olurlar.

ayazagasporFethi Hoca’nın son durağı Ayazağaspor olur. Mart 2000 ile Mayıs 2002 tarihleri arasında fasılalı dönemler halinde bu kulübü çalıştırır. Ayazağaspor, yeni statüyle kurulan 3.Lig’in 7.Grubu’nda mücadele eden bir kulüptü. 2000–2001 sezonunu orta sıralarda tamamladı. Fakat bir sonraki sezon mücadele ettiği 5.Grup’da istenen başarıyı elde edemedi, 19 takımlı grubu 17. Sırada tamamladı ve amatör kümeye düştü. Mücadelesini BAL’da (Bölgesel Amatör Lig) sürdürmeye başladı.

1999 yılında UEFA, aldığı bir kararı uygulamaya koyma aşamasına geçer. Afrika’nın geri kalmış ülkelerindeki futbolu geliştirmek amacındadır. Bu projeye göre Türkiye’ye Eritre ve Moritanya’yı eğitme ve kalkındırma görevi verilir. Bu ülkelere ikişer kişilik ekipler gönderilecektir. Bu ekipler o ülkede altyapıdan üstyapıya, federasyon yapılanmasına kadar pek çok konuda öncülük etmekle sorumlu olacaklardır. Proje gereğince, müsabakaları da kapsayan turnuva organizasyonları da yapılacaktır. Ekiplerde görev alacak kişiler eğitim ve lisan düzeyi yüksek isimlerden seçilecektir. Eritre için Yılmaz Yücetürk ve Fethi Demircan isimleri düşünülür. Fethi Hoca bu göreve seçilmekten onur duyar ama gerek ailevi durumu ve gerekse sağlık sorunları nedeniyle Afrika Futbol Geliştirme Projesine iştirak etmez.

Bu dönemler Fethi Hoca için artık son dönemlerdir. Türk futbolunda teknik direktör olarak yeni yeni isimlerin yıldızı parlamaktadır. Mustafa Denizli, Fatih Terim, Şenol Güneş, Güvenç Kurtar, Yılmaz Vural ve Giray Bulak gibi isimler, eski nesil hocalardan görevi teslim almışlardır. Türk futbolunu daha iyi günlere taşımak için var güçleriyle çalışmaktadırlar. Fethi Hoca gibi yokluk döneminin hocalarının işlevi sona ermiştir. Onlar; geçiş dönemi diyebileceğimiz, son derece zor bir dönemi yaşayan ve elverişsiz koşullarda başarı üretme çabasına giren fedakâr bir neslin temsilcisiydiler. Kimileri büyük kulüplerin gölgesine sığınıp fırsat kollayarak geçirdi ömrünü. Pundunu bulduğunda, büyük takımlardan içeri kapağı attı ve böylece o şerefli ismini Anadolumuzun güzide kulüpleri ile sıradanlaştırmamış oldu!

Fethi Demircan ise bu yurdun dört bir yanında görev aldı. Tıpkı vatani görevini yapan bir Mehmetçik bilinciyle hareket etti. Dağ demedi, ova demedi, köy demedi, kasaba demedi. Bu ülkenin tüm coğrafyasında onurla ve gururla hocalık yaptı. Nice anlı şanlı öğrenciler yetiştirdi. Nice kulüpleri kükreyen bir aslan haline getirdi.

Fethi Hoca, profesyonel kariyerine son noktayı koymuştu. Fakat henüz futbol onu bırakmaya niyetli değildi. Hayat sürprizlerle doluydu hâlâ…

 (Devam Edecek)

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek alıntılanmasında/kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

NOT–1:Kaynakça, yazı dizimizin son bölümünde takdim edilecektir.

NOT–2: Bu yazı, internet üzerindeki çeşitli basın-medya sitelerindeki ve özellikle Milliyet Gazete Arşivi’ndeki haber, yazı, bilgi ve yorumlardan derlenerek hazırlanmış ve yazar tarafından yorum ve değerlendirme yapılmıştır. Aynı zamanda Sevgili Fethi Demircan Hocamızın anı, bilgi ve değerlendirmeleri de dikkate alınmıştır. Yani bu yazı bir tür derleme, inceleme, değerlendirme ve yorumlama çalışmasıdır.

NOT–3: Yazı dizisinde yer alan resimler, haber amaçlı olarak, çeşitli internet sitelerinden temin edilmiştir.

Yayınlandığı yer BUYUTEC

OTUZ ÜÇÜNCÜ HAFTANIN SIRRI

Malatyaspor2

Malatyaspor yöneticilerinin yoğun baskısı sonucu görevi kabul eden Fethi Demircan, yine de bir haftalık tereddüt yaşadı. Ümit Turmuş gibi başarılı bir hocaya şans tanınmasından yanaydı. O yüzden Fenerbahçe maçına kadar beklemeyi seçti. Bu müsabakayı tribünden izleyip notlar aldı. Ümit Turmuş hoca da dedikodular nedeniyle durumdan haberdardı ve son derece rahatsız olmuştu. Kendisini diken üstünde hissediyordu ve Fethi Demircan hocaya kızgınlığını her durumda açığa vuruyordu. Fakat geri dönüş yoktu, Fenerbahçe yenilgisi sonrasında, onurlu bir şekilde istifa etti ve görevi Fethi Hoca’ya devretti. Özellikle belirtmek gerekir ki Ümit Turmuş Hoca, oldukça başarılıydı. Belki de takımı sezon başında devralmış olsa, böyle bir son ne Malatyaspor için ne de Turmuş hoca için söz konusu bile olmayabilirdi. Ne yazık ki yönetimin sezon başında yaptığı yanlış hoca seçimi Turmuş Hoca gibi başarılı bir hocayı da yerinden etmişti. Yönetim ise tehlike çanlarının çaldığını çok geç fark etmiş, zirve hesapları tutmayan bir takımın doğrudan cehennem grubunda kalacağını sezememişti. Beş takımın birden düşecek olması nedeniyle, ligin yedinci sırası ile 18.sırası arasında kalan (15–32 puan aralığındaki takımlar) tüm takımların ecel terleri dökeceği çok önceden belli olmuştu oysa.

Göreve Samsunspor deplasman müsabakasıyla başlayan Fethi Demircan, buradan golsüz beraberlik koparmayı başardı ve ilk puanını kazandı. Boluspor deplasmanında kazanılan üç puan (sonuç: 2–0) takımı sekizinciliğe yükseltti. Puanları 33’e çıkmıştı ama 14.sırada yer alan Zeytinburnuspor da 30 puandaydı. Çok küçük bir aralıkta yedi-sekiz takım olağanüstü bir mücadele içindeydi.

Nisan başında ise Malatya’da ağırladıkları Bursaspor’u tek golle yenmeyi başardılar ve umutlarını artırdılar. Ligin 27.haftasıydı ve 30–37 puan aralığında tam dokuz takım ateşle imtihanını sürdürmekteydi.

Abdurrahman-Arici-MilletvekiliTrabzon deplasmanı çok zorlu geçti. Düşme hattından uzaklaşmak isteyen Malatyaspor, çok çetin bir mücadele vermesine rağmen, 1–0 yenilmekten kurtulamadı. Pek çok gol fırsatı kaçırdılar, Ünal’ın bir şutu direkten döndü. Gazeteler, “Trabzonspor’u ter bastı” diye yazıyor, Malatyaspor engelinin çok zor aşıldığına vurgu yapıyorlardı. Bu yenilgiyle birlikte şansları da terse dönmüştü. Bir sonraki hafta, Sarıyer’i kendi sahalarında ellerinden kaçırmışlar ve beraberliğe razı olmuşlardı. Sarıyer müsabakasının tam 89. Dakikasında, Ünal’ın pasıyla, Haluk’un Sarıyer ağlarına attığı golü, hakem Abdurrahman Arıcı, faul gerekçesiyle iptal etmiş ve maç 1–1 berabere sonlanmıştı. İşte bu müsabakada iptal edilen gol ve kaybedilen 3 puan, makûs talihin yaşanılacağının en belirgin işaretiydi. İptal edilen bu gol nedeniyle Malatyaspor, yıllarca Abdurrahman Arıcı’ya kızdı ve küme düşmelerini bile burada, hakem hatası nedeniyle, kaybedilen puana bağladı. Onu hiç affetmediklerini söyleyebiliriz. (Abdurrahman Arıcı daha sonra AKP’den Antalya milletvekili oldu ve halen eski bir milletvekili olarak, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcılığı görevi yapmaktadır.)

Müsabaka cetvelinin (fikstür) zorluğu da söz konusuydu. Sarıyer’den sonra şimdi de Galatasaray ile karşılaşacaklardı. Üstelik maç İstanbul’daydı.  Buna rağmen görkemli bir direnişle karşı koydular İstanbul Aslanına. Golsüz beraberlikle oradan da bir puan çıkarmayı başardılar. Gazetelerin spor manşetlerinde  “G. Saray’da Erken Tatil!” yazıyordu.

Fakat alınan bu bir puan yine de onları kurtarmaya yetmiyordu. Bitime dört hafta kalmıştı lakin 35–40 puan aralığında hâlâ dokuz takım vardı. Herkes kazanıyordu. Herkes müthiş bir başarı gösteriyor, puanlar yükseliyor ama tehlike grubu hep aynı kalıyordu. Kimse “artık bu iş bitti, kendimi kurtardım” diyemiyordu.

Düşmesi neredeyse kesinleşen Adanademirspor’u Malatya’da 4–0 yendiklerinde umut tazelediler, rahat bir nefes aldılar. Bu galibiyetle dokuzuncu sırada yer buldular. Fakat puan cetveli kimse için ikna edici değildi. Gruptaki takımlar aynıydı ama cetveldeki yerler değişiyordu her hafta. Samsunspor, Sakaryaspor ve Adanademirspor’un düşmesi kesindi. Düşecek diğer iki takım henüz belli değildi. On beşinci sıradaki Altay bile umut taşıyordu henüz.

Mayıs ayının ilk haftası ve sezonun 32. Haftası uzun süre konuşulacak ve şike iddialarına konu olacak bir müsabakanın yaşandığı hafta oldu. Düşmesi kesinleşen Adanademirspor, kendi evinde Boluspor’a 2–0 yenildi. Adanademirspor, Muammer’in ayağından bir de penaltı kaçırdı. Sonrasında ise bu müsabaka ile ilgili dedikodular aldı başını yürüdü. Boluspor da tehlike bölgesinde yer alıyordu ve şiddetle puana ihtiyacı vardı. Bu galibiyetle son iki hafta için büyük avantaj sağlamıştı.

Aynı hafta, Malatyaspor, kendisi gibi düşme bölgesinde yer alan İzmir takımı Karşıyaka’ya konuk oluyordu. Burada aldığı 1-0’lık yenilgiyle gerçek anlamda düşme korkusunu hissetti. Bir sonraki hafta çok çetin mücadelelere sahne olacaktı. Zeytinburnu, artık düşmesi kesin gibi duran Altay’a konuk olacaktı. Boluspor ile Karşıyaka oynayacak, Malatyaspor ise Ankaragücü karşısında şansını zorlayacaktı.

Tugrul-Koparan-AltayBCehennemin arifesinde şike dedikoduları ayyuka çıkmıştı. Altay Başkanı Tuğrul Koparan, bir beyanat (12 Mayıs 1990) vermek zorunda kaldı:

Yok, Zeytinburnuspor, 500 milyon liraya maçı almış. Bunun dışında Ankaragücü, Adanaspor, Konyaspor, Boluspor, Malatyaspor kendi aralarında karar vermişler. Teşvik primi yollayacaklarmış. Hepsi kulağıma geliyor. Ama bu hem benim, hem Altay’ın namus meselesi. Zeytinburnuspor’u yeneceğiz. Kimsenin bir kuruşuna ihtiyacım yok. Biz namusumuz için oynarız. Kimsenin durumu beni ilgilendirmez. Kendileriyle de konuştum. Maçı kaybederlerse (futbolcular), soyunma odalarına sokmam

Sırf bu beyanatta bile kaç kulübün adının geçtiğine bir bakarsanız, ne kadar çetin bir sonun yaşandığını hissedebilirsiniz. İşte öyle zorlu bir sezon finali yaşanmaktaydı Türkiye Birinci Lig’inde…

İşte Malatyaspor’un ateşlere düştüğü hafta bu hafta oldu. Ligin 33. Haftası. Kendi evinde Ankaragücü’ne 4–1 yenilen Malatyaspor, kendisini bir anda 14.sırada buldu. Bir hafta önce 11.sıradaydılar oysa! O an itibarıyla düşecek beşinci takım kendileriydi ve sadece son hafta müsabakaları kalmıştı. Malatya’ya bir anda kâbus çökmüştü. Kentin üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu.

Altay ise onca söze rağmen Zeytinburnuspor’a tek golle boyun eğmişti. Adanaspor, Sakaryaspor’u 4–1 yenmiş, Bolu ile Karşıyaka golsüz beraberlikle, Gençlerbirliği ile Konya 2-2’lik beraberlikle puanları paylaşmıştı. Malatyaspor’a nasılsa küme düşürmezler diye düşünenler, o hafta harikalar yaratmış, çok ince, çok hassas dengeler gözetmişlerdi. Diğer müsabakalarda öylesine ilginç sonuçlar alınmıştı ki son hafta, Malatyaspor, galibiyet bile alsa, düşmekten kurtulacağının garantisi yoktu. Bir de diğer rakiplerinin puan kaybını bekleyip dua etmeleri gerekecekti.

Kendi evlerinde Ankaragücü’ne yenilmelerinden anlıyoruz ki, kulüp yönetimi de takımlarına küme düşürülmeyeceğine inanmış gibiler. Yoksa Ankaragücü’nden bu kadar fark yemeleri şaşırtıcı…

ŞAMPİYONU YENİP AĞLAYAN TAKIM: MALATYASPORMalatyaBesiktas1990

Malatyaspor, sezonun son haftasında şampiyon Beşiktaş’ı ağırlamaktaydı. Elbette bu müsabakanın çok özel bir durumu vardı. Mutlak galibiyet gerekiyordu Malatya’ya. Fakat Beşiktaş gibi güçlü bir ekibi normal şartlar altında bile yenmek zordu. Malatyaspor sahada ve kâğıt üstünde şampiyon Beşiktaş’ı 2–1 yenmişti ama bu galibiyet futboldan öte şeylerle gerçekleşmişti. Beşiktaşlı futbolcular, düşme tehlikesi yaşayan rakiplerine karşı her zamanki oyunlarını oynayamamışlardı. Bu durumu şöyle dile getiriyorlardı: “Rakip takım oyuncuları sürekli manevi baskı yaptılar. Bu şartlar altında oynamamız mümkün değildi.

Malatyaspor şampiyonu yenip üç puanı almıştı ama düşmekten yine de kurtulamamıştı. Ligin son haftasında da birbirinden ilginç sonuçlar çıkmıştı ortaya. Bütün rakipleri puan almış, ihale Malatyaspor’a kalmıştı. Fenerbahçe, İstanbul’da Adanaspor ile golsüz berabere kalırken, Zeytinburnu; olağanüstü performansını sürdürmüş ve Gençlerbirliği’ni iki golle geçmeyi başarmıştı. Bir hafta önce deplasmanda canavar kesilen ve Malatya’yı Malatya’da 4–1 bozguna uğratan Ankaragücü, kendi evinde, Boluspor’a 4–0 ile teslim olmuştu. Karşıyaka, Bursaspor’u, Konyaspor ise Samsunspor’u, kendi evlerinde, ikişer golle uğurlamış, diğer takımlardan aşağı kalmadıklarını cümle âleme göstermişlerdi. Altay’dan sonra, düşen beşinci takım Malatyaspor olmuştu. Hüküm kesinleşmişti artık.

MalatyasporUnalMüsabaka sonrasında Malatya şehri mateme bürünmüştü. Hem futbolcular hem taraftarlar hüngür hüngür ağlıyordu. Ligde o ana kadar yaşanan olayları, kurtulma umuduyla, görmezden gelenler artık yaşlı gözlerle her şeyi dillendirmeye başlamışlardı. Kaptan Ceyhun kızgınlıkla gürlüyordu soyunma odasında:

Kimin şike yaptığını herkes biliyor. Boluspor, Adanaspora 275 milyon lira vererek üç puan aldı. İstanbul’da ve Türkiye’de maalesef şakır şakır maçlar satılmaktadır. Maalesef Malatyaspor; hem şu kadrosuyla hem de hükümetin takımı olmasına rağmen, küme düşmüştür. Geçmiş olsun. Şike olaylarını da İstanbul’da düzenleyeceğim bir basın toplantısıyla tek tek açıklayacağım.

Fethi Hoca da çok duygusal anlar yaşamaktaydı. İlk defa, yönettiği bir takım, küme düşmekteydi. Daha önce Boluspor, kendisinin ayrılması sonrasında böyle bir acıyı yaşamıştı ama kendisi, o an yaşadıklarını ilk kez yaşamaktaydı. Üzgün bir ifadeyle söyleniyordu hâlâ:

Malatyaspor düşürülmez, yok efendim Malatyaspora bir şey olmaz gibi imajlar nihayet olayı bu üzücü noktaya getirmiştir. Burada kimseyi de suçlamak istemiyorum. Ancak Pazar günü diğer maçlarda alınan sonuçların Türk spor kamuoyunda iyi değerlendirilmesi gerekir.

Bir gazeteci fısıldayarak soruyor Fethi Hoca’ya; “Hocam en çok yadırgadığınız sonuç hangisi?

Hoca cevaplıyor, öfkeyle hüzün birbirine geçmiş adeta:

Ankaragücü ve Fenerbahçe maçlarının skorlarını çok yadırgadım. Türkiye’de herkes her şeyi biliyor. Ama kimse yüreklilik gösterip de açıklayamıyor. Bir Ankaragücü’nün 4–0 yenileceğini düşünüyor musunuz? Acaba bir Fenerbahçe, şampiyonluğa oynasa skor böyle mi olurdu? Beşiktaş da belki işi hafife aldı. Ama benim istediğim herkesin şahsiyetli ve delikanlıca futbol oynamasıdır.

KumeDusunce19902006 yılına gelindiğinde dahi, Fethi Hoca bu buruk acıyı hissediyor ve gözyaşlarını tutamıyor. Malatya’da bulunduğu sırada, aradan 16 yıl geçmesine rağmen, yüreğinin yaralı olduğunu söylüyor:

Ben o zaman, ligin bitimine10 hafta kala takımın başına gelmiştim. 10 maçta 15 puan topladık. Ancak, haksız bir şekilde, şike ve çeşitli oyunlarla küme düştük. Bu hâlâ benim içimdeki bir yaradır. Şikenin ispatlanmasına ve 1. lige çıkma talebinde bulunma hakkının elde edilmesine rağmen, o dönemki yönetimin Futbol Federasyonu'ndan para alıp, 2. ligde mücadeleyi tercih etmesinin de yanlış olduğunu değerlendiriyorum.

Dürüst ve onurlu bir teknik adamın kızgınlığı ve hüznü, yıllar geçmesine rağmen adeta bir sağanak gibi devam ediyor.

OLAĞANÜSTÜ BAŞARIYA İMZA ATAN SIRADIŞI TAKIMLAR

1989–1990 sezonu tamamlandığında, on iki galibiyet, sekiz beraberlik ve on dört yenilgiyle toplamda 44 puan kazanan Malatyaspor,  bir alt kümeye düşen beşinci takım olmuştu. Aslında istatistiksel açıdan ilginç bir durum da söz konusuydu burada. Şöyle ki daha önce 1979–80 sezonunda Trabzonspor, on iki galibiyet sayısıyla (ve kazandığı 39 puanla) şampiyon olmayı başarmıştı. Üç puanlı sisteme geçildiğinde on iki galibiyet (ve 44 puan) ligde kalmaya bile yetmeyebiliyordu. Yine bir sezon sonrasına (1990–1991)baktığımızda, Malatyaspor ile aynı galibiyet ve beraberlik sayısına ulaşan ve toplamda 44 puan elde eden Fenerbahçe’nin ligi beşinci tamamladığını görüyorduk. Bu, 44 puanla alınan en iyi dereceydi. Malatyasporunki ise en kötü derece…

O günden bugüne değin 44 puanla elde edilen en kötü derece, tabi ki Malatyaspor haricinde, İstanbulspor (2000–2001 sezonu), (Karabükspor (2011–2012 sezonu) ve Sivasspor’un (2012–2013 sezonu) elde ettiği on ikinciliktir. Yani Malatyaspor, o sezon 44 puanla elde edilebilecek en kötü sıralamayı aldığı gibi, bu güzel puanla düşmeyi de başarmıştır. Bütün bunlar, o sezonda ne derece olağanüstü durumlar yaşandığını gösterdiği gibi, Malatyaspor’un nasıl bir oyuna geldiğinin ya da getirildiğinin ispatı olarak orta yerde durmaktadır.

Olayı Fethi Demircan’ın başarısı açısından değerlendirirsek, görev başında kaldığı on haftada 15 puan toplamayı başardığını ve maç başına puan ortalamasının 1,5 olduğunu görürüz. Bu oran normal şartlar altında oynanan bir lig için hatırı sayılır bir başarıdır. Kaldı ki bu on haftanın içerisinde G. Saray, Beşiktaş, Bursaspor, Trabzonspor gibi büyük takımlarla yapılan mücadeleler de yer almaktadır. Sezon boyunca Malatyaspor’u çalıştıran hocaları kıyasladığımızda Fethi Hoca’nın diğer iki hocaya nazaran daha başarılı olduğunu görmekteyiz. Fakat onun bu başarılı grafiği, takımını düşmekten kurtaramamıştır. Ayrıca belirtmek gerekir ki gerek Ümit Turmuş hoca ve gerekse Sunderman başarısız denilebilecek bir ortalamaya sahip değildir. Malatyaspor’un küme düşmesinde asıl ana etken diğer takımların göstermiş olduğu sıra dışı ve akıl almaz performanstır.

Ligin son on haftası itibarıyla bir puan cetveli yapılsa şampiyon Beşiktaş’tan sonra zirvede yer alacak üç takım vardır. Ligin 24. Haftasında 27 puanla 13. Sırada bulunan Karşıyakaspor, 34. Haftada puanını 46’ya çıkarmayı başarmış ve elde ettiği 19 puan ile bu dönemde maç başına 1,9 puan ortalamasını yakalamıştır. Sezon boyunca ve son on hafta itibarıyla şampiyon Beşiktaş’ın maç başı puan ortalaması 2,2 olmuştur. Keza, son on haftaya 26 puanla giren Zeytinburnuspor da çok büyük ve tarifi imkânsız bir başarıya imza atmış, sezonu 45 puanla kapatarak, Karşıyaka gibi maç başı 1,9 puan ortalamasını tutturmuştur. Gençlerbirliği ise 28 puanla girdiği son dönemeçten 17 puan kazanarak çıkmayı başarmış ve maç başına 1,7 puan ortalamasını (son on hafta itibarıyla) yakalamıştır. Özellikle bu üç takımın daha önceki maç başı puan ortalamaları (yaklaşık 1,1) göz önüne alındığında, pek çok takıma taş çıkartacak denli şevkli ve başarılı oldukları görülür. Hatta denebilir ki bu grafiği sezon boyunca tutturmuş olsalardı, şampiyon olmaları işten bile değildi.

Bütün bunlara rağmen denilebilir ki Malatyaspor, kendi kaderini kendi çizebilirdi. Eğer sahasında Ankaragücü’nü yenebilseydi, her şey farklı olurdu.  Ya da Sunderman döneminde, zirveye oynayamayacağını anladığı anda, lige tutunmak için gerekli tedbirleri ciddiyetle ele alsaydı, böylesine kötü bir kaderle yüzleşmezdi.TurgutOzal2

Merhum Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız Turgut Özal, bir Malatyaspor sevdalısı olarak, o dönemde, bu gerçeğe açık bir vurgu (22.5.1990) yapmaktaydı:

Bir Malatyalı olarak Malatyasporun düşmesine çok üzüldüm. Ancak Malatyaspor’un durumunun da son maça kalması bir şanssızlıktır.

ŞİKE ŞAKA OLDU: ŞİKE MAHKEMELİK OLUYOR AMA BURASI TÜRKİYE!

Sezon sona erdi ve lig müsabakaları tamamlandı. Fakat henüz mutlu son yoktu, çünkü şikeyle yüzleşme zamanı da gelmişti. Mayıs ayının son günlerinde, Malatyaspor yönetimi, şike ile ilgili olarak elde ettiği belgeleri Futbol Federasyonu yetkililerine sundu. Ayrıca bu belgelerin birer kopyasını da Cumhuriyet Savcılığı’na ileterek, suç duyurusunda bulundu. Hem futbolun yetkili mercilerinde hem de bağımsız mahkemelerde hakkını aramaya koyuldu. Özellikle Adanademirspor-Boluspor maçı üzerinde duran ve bu maçın şike olduğunu iddia eden Malatyaspor yönetimi, eninde sonunda hakkının teslim edileceğine inanıyordu. Umutluydu.

sike2Haziran ayının ortalarında, Futbol Federasyonu tarafından oluşturulan Şike Tahkik Kurulu; Boluspor, Adanademirspor ve Malatyasporlu yöneticilerin ifadelerini aldı. İfade alımı 7 saat sürdü. Şike Tahkik Kurulu, bilgi ve belgeleri inceleyerek, bir ay sonra kararını verdi. Delillerin yetersiz olduğunu ileri sürerek Malatyaspor’un şike ile ilgili itirazını reddetti. Bunun üzerine Malatyaspor, son itiraz ve karar mercii olarak Şike Tahkim Kuruluna başvurusunu (28 Haziran 1990) yaptı ve yürütmeyi durdurma kararı alınmasını istedi.

SenezErzikEylül ayının başlarında, Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu’nda A. Demirspor-Boluspor maçının şike olduğu ve bu nedenle Malatya’nın yeniden Birinci Lige döndürülmesi konusundaki görüşün ağırlık kazandığı ileri sürüldü. Fakat Tahkim Kurulu bir türlü toplanamadı. Kararın verilmesi gereken toplantı, Başkan Ekrem Amaç’ın hastalığını sebep göstermesi nedeniyle, belirsiz bir tarihe ertelendi. Kurulun üzerinde Şenez Erzik’in ağır bir baskısı vardı ve “şike var” diyecek cesareti bulamıyordu. Tarihler 20 Eylül 1990’ı gösterdiğinde, nihayet beklenen karar açıklandı. Şike Tahkim Kurulu, aylar süren çalışmasını tamamlamış ve bir karara varmıştı. İlgili müsabakada şike gerçekleşmiş ve Malatyaspor aleyhine bir durum ortaya çıkmıştı. Yani Malatyaspor, yaşanan bu şike olayıyla mağdur olmuş, mağdur edilmişti. Karar, iki oya karşılık, üç oyla yani oy çokluğuyla alınmıştı.

Futbol Federasyonu, bir taraftan gerekçeli kararı beklediğini söylerken, öte yandan Tahkim Kurulu’nun kararını asla uygulamayacağını ve ligleri aynı statü ile sürdüreceğini belirtmekteydi.

Malatyaspor, Federasyonu çözüm için masaya davet ediyor, Federasyon ise her seferinde bu çağrıları duymazdan geliyordu.

25 Eylül 1990 tarihinde basına sızan haberlere göre, Tahkik Kurulu ile Tahkim Kurulu arasındaki farklı kararın ayrıntıları belli olmuştu. Adanademirspor Kulübü Başkanı Fuat Özyardımcı, Şike Tahkik Kuruluna “şike yok” demesine rağmen, daha sonra Malatyaspor Başkanı Metin Kaya Çağlayan ile anlaşarak, Tahkim Kurulu’na farklı beyanda bulunmuş, “şike yaptık” ifadesini kullanmıştı. İşte şike kararına varılmasının ana sebebi buydu. Fakat Federasyona göre, bir yöneticinin şike yaptık demesi, şike yapıldığı anlamına gelmiyordu. Sağlam kaynaklardan elde edildiği söylenen bilgilere göre, Federasyon Başkanı Şenez Erzik, şike olayı ile ilgili olarak başka türlü düşünüyordu:

Bolusporlu bir futbolcu şike yaptık demediği müddetçe Boluspor’un ligdeki yeri korunacaktır. Ancak Bolu Başkanı Yılmaz Becikoğlu’na ceza verilecektir. Malatyaspor’un yeni sezonda Birinci Lige alınma isteği kabul edilmeyecek, ikinci ligde mücadele edecek ve şampiyon olursa birinci lige yükselecektir.

Futbol Federasyonu, Malatyaspor’un UEFA’ya başvuru yapmasının da önünü kesmeye çalışıyordu. İşler iyice karışmıştı. Kulüp yönetimi, her ne pahasına olursa olsun, UEFA nezdinde hakkını aramak için çalışmaya başlamıştı. Avukatlar ayarlanıyor, dosyalar titizlikle hazırlanıyordu. Federasyona tepki olarak, yönetimi bırakma kararı almışlardı. O günlerde gazetelerde “Malatyaspor yönetimi görevi bıraktı, kulüp valiye teslim” manşetleri yer alıyordu. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Turgut Özal da kulübü valiye bırakan eski yönetime şike konusunda mücadeleni sürdür çağrısı yapmaktaydı.

Yine bu dönemlerde ilginç bir gelişme yaşandı. Malatyaspor’un İstanbul’da, Şişli’de bulunan bürosuna hırsız girmiş ve UEFA için hazırlanan şike belgelerini içeren dosya çalınmıştı. Belli ki ya Federasyon ne pahasına olursa olsun, kulübün UEFA’ya başvurusunu engellemekte kararlı davranıyordu ya da Malatyaspor Kulübü, UEFA’ya gitmeksizin federasyonla anlaşabilmek için bir senaryo uyguluyordu.

Derken bir bomba daha düştü şike davasının üzerine. Yargıtay 4.Hukuk Dairesi, Tahkim Kurulu’nun şike kararını onaylamıştı. Yani artık bir hukuki durum ortaya çıkmıştı. Malatyaspor’a Birinci Lige dönme hakkı doğarken, Boluspor’un küme düşürülmesi yeniden gündeme gelmekteydi. İşler iyice karışmıştı. Çünkü ligler (yeni sezon) hâlâ devam ediyordu. Sil baştan yapmak çok zordu. Federasyon, olayı fazla ciddiye almadığından, temyiz ve Danıştay’a başvuru süresini çoktan kaçırmıştı. Öte yandan, bir sezon süresince ikinci ligde oynatıldığı için, mağduriyet öne sürmesi halinde, Malatyaspor’a da tazminat hakkı doğmaktaydı. Danıştay’ın bu kararı sonrasında, Malatyaspor yönetimi, UEFA’ya başvurmaktan vazgeçmişti. İşi içeride çözme taraftarıydı. Federasyonla anlaşabileceğini umuyordu. Çiçeği Burnunda Başkan Nurettin Soykan uzlaşmacı bir tavır sergiliyordu:

Ne Boluspor’un ne de Adanademirspor’un küme düşürülmesine gönlümüz razı olur. Federasyon şu an sadece borçlarımızı üstlensin. Futbolculara, eski yönetime, dışarıya ve vergi dolayısıyla devlete toplam 12 milyar borcumuz var. Bunlar verilsin, biz ekonomik sıkıntıları aşalım, razıyız. Şu an ligleri karıştırmak, mevcut düzeni yıkmak; ne bize yakışır, ne de Türk futboluna bir şey kazandırır. Kaldı ki bize, şimdi hadi gelin ligde oynayın deseler bile, bunu kabul edemeyiz. Zira kadromuz birinci lig için yetersiz. İkinci ligde şampiyonluk mücadelesi veriyoruz. İnşallah bu mücadelenin sonunu da şampiyonlukla bitireceğiz. Bileğimizin hakkıyla çıkmak istiyoruz.

Federasyon ise kendi uygulamalarından asla vazgeçmiyor, yeni oluşturduğu kurullarla şike dosyasını sil baştan ele alıyor, kendine uygun kararlar üretmeye çalışıyordu. Asıl şike dosyası ise Cumhurbaşkanlığı Denetleme Kurulu’na ulaşmıştı bile. Orada inceleniyordu. Şenez Erzik, Mart (1991) ayı sonlarında, şike davası süreci ile ilgili olarak, “Bize hukuktan uygulanabilir bir karar gelmedi. Her şey başladığımız gibi devam ediyor” beyanatını vermekteydi.sike-saka-oldu

Haziran (1991) ayında gazete manşetlerinde şike ile ilgili olarak şu ifadeler yer almaktaydı: “Şike şaka oldu. Aynı tahkim yeniden toplandı. Şenez Erzik baskısıyla şike yok dedi.

Yani yepyeni üyelerle yeni bir tahkim kurulu oluşturulmuş ve yapılan baskıyla, şike olmadığı yönünde, karar aldırılmıştı. Hukukun aldığı karar hiçe sayılmıştı.

Tarihler 21 Temmuz 1991’i gösterdiğinde, Malatyaspor’un Federasyona tepkisi geldi. Çok ağır bir cevaptı bu. Kulüp, ligden çekildiğini açıklamıştı. Kulüp başkanı Nurettin Soykan, yaşadıkları mağduriyetin tazmin edilmesini istiyor ve aksi takdirde mücadelelerinin ivme kazanarak devam edeceğini belirtiyordu.NurettinSoykanMalatyasporBsk

Ağustos ayı başlarında, Federasyon Başkanı Şenez Erzik ile Malatyaspor Başkanı Nurettin Soykan, yaptıkları görüşme sonrasında mutabakata vardıklarını açıkladılar. Daha önce 20 milyar lira isteyen Başkan Soykan, Federasyon’un teklif ettiği 4 milyar liraya razı olmuştu. Formül şöyleydi; Şike Davası nedeniyle mağdur duruma düştüğü değerlendirilen Malatyaspor’a, Futbol Federasyonu tarafından 4 milyar lira tazminat ödenecekti. Fakat bu para, federasyonun cebinden çıkmayacaktı. Başbakanlık Toplu Konut Fonundan karşılanacaktı.

Sonunda şike davası tamama ermişti. Fakat sorular cevapsız kalmıştı. Sahiden şike olmuş muydu? Şike olduysa, yapan takımlar ceza almış mıydı? Malatyaspor, mağdur olduğunu kanıtlayıp tazminat aldığına göre, onu mağdur edenlere ne yaptırım uygulanmıştı? Federasyon, bu tazminatla ligin şaibesini sahiden temizlemiş miydi? Bu karar ve bu tazminat, Şenez Erzik’i ve Federasyonunu kurtarmaya yetmişti, Malatyaspor’u da tatmin etmişti ama ya vicdanlar? Türk Futbol Camiasının vicdanındaki sızı geçmiş miydi?

Gördüğünüz üzere, Malatyaspor’un, 1989–90 sezonunda, 44 puanla ve şikeyle ligden düştüğü, mahkeme sonucu ile sabit olarak ortaya çıkmış ve böylece Fethi Demircan hocamızın başarısı da bu hukuki karar ile tescillenmiştir. Malatyaspor, bir ilki başarmış, hakkını kimseye yedirmemiştir. Federasyonun vurdumduymazlığı nedeniyle, başka kulüplerin kaderiyle oynamamak için, uygun görülen tazminata razı olmuş ve mücadelesini İkinci Lig’de sürdürmüştür.

Fakat bu dava sürecinde yaşananlarla tespit edilmiştir ki bu ülkede, şapkadan tavşan çıkaranlar, şikeden de şaka çıkarmayı başarmışlardır.

Abrakadabra vaziyetleri yani…

(Devam Edecek)

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek alıntılanmasında/kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

NOT–1:Kaynakça, yazı dizimizin son bölümünde takdim edilecektir.

NOT–2: Bu yazı, internet üzerindeki çeşitli basın-medya sitelerindeki ve özellikle Milliyet Gazete Arşivi’ndeki haber, yazı, bilgi ve yorumlardan derlenerek hazırlanmış ve yazar tarafından yorum ve değerlendirme yapılmıştır. Aynı zamanda Sevgili Fethi Demircan Hocamızın anı, bilgi ve değerlendirmeleri de dikkate alınmıştır. Yani bu yazı bir tür derleme, inceleme, değerlendirme ve yorumlama çalışmasıdır.

NOT–3: Yazı dizisinde yer alan resimler, haber amaçlı olarak, çeşitli internet sitelerinden temin edilmiştir.

Yayınlandığı yer BUYUTEC

ATEŞTEN GÖMLEK: MİLLİ TAKIM HOCALIĞI

Yetmişli, seksenli yıllarda milli takım hocası olmak gerçekten zor bir işti. Yapılan teklifi onur meselesi sayıp kabul ediyordunuz ama başınıza gelecekleri de gayet net biliyordunuz. Çünkü o dönemlerde milli takımın sadece adı vardı. Bir kulüp havası verilemeyen ve takım kurgusu çeşitli nedenlerle oluşturulamayan milli takım, teknik direktörlerin çaresizlik içinde günü kurtarma maksatlı yaptığı futbolcu seçimleriyle, tesadüfi başarılar için şansını zorlamaktan öte bir şey yapamıyordu. Milli maçlar, haydi çocuklar toplanın, öteki mahalleye gidiyoruz edasıyla yapılan mahalle maçlarına benziyordu. Kulüp takımları hep ön plandaydı ve onlardan futbolcu alıp hazırlık kampı yapmak, takım oyunu çalışmak çok zordu. Milli takımın ne bir tesisi vardı, ne bir bürosu. Ne de kendine ait idman sahası. Fethi Demircan, kendi dönemini anlatırken şu vurguyu özellikle yapmaktadır:

O dönem milli takımın ne forması, ne topu vardı. Kamp yaptığımız yerde çay, kola içmek bile problem olurdu. Hatta şartlar iyi olmadığı için bazı oyuncuların gelip beni Milli Takım’a seçmeyin dediğini hatırlıyorum. O dönemler, çok zor dönemlerdi.

O dönemlerde alınan başarısız sonuçlar için ne futbolcular suçlanabilir ne de teknik direktörler ve ekipleri. Çünkü ana sorun zihniyet sorunuydu. Tesis yokken, organizasyon yokken, plan ve program yokken, çamur sahalardan başka sahalar yokken bir başarıdan söz edebilmek elbette ki mümkün değildi. Akşama düş kurup sabaha gerçeğe uyanmaktı yapılan. Başarı için önce zihniyetin değişmesi gerekliydi. Ancak ondan sonra diğer şartlar değişebilir, yokluklar giderilebilir ve başarıya giden yol açılabilirdi. Bu anlamda, o dönemlerde milli takıma hocalık yapmış tüm teknik direktörler, gerçek manada büyük fedakârlıklar yapmış, zorluklara ve baskılara göğüs germiş ve ellerinden geldiğince, olumsuzluklardan zaferler üretmeye çalışmış cesur insanlardı.

Olayları abarttığımı düşünüyorsanız, o günlerin bazı önemli olaylarına, eylem ve söylemlerine şöyle kısaca bakarak, satırbaşlarına dokunarak, Fethi Hocamızın milli takım hocalığı dönemine geçiş yapalım isterim.

Galatasaray’da hocalık yapan Malcolm Allison’un sözlerine bir bakalım isterseniz, şunları söylüyordu İngiliz Hoca:

Her maçta 50 bin taraftar toplayan bir takımın antrenman yapacak bir çim sahası yok” ve bir başka sözü: ”Berbat sahalarda oynanan futbolunuz karşısında bir gün taraftar isyan edecek.

1975 yılının Eylül ayında rakibi Beşiktaş’ı izlemek için Türkiye’ye gelen İtalyan ekibi Fiorentina’nın gözlemcisi Biagotti, maçın oynandığı sahaya bakarak şöyle haykırıyordu:

Doğrusu sahanın toz toprak içinde olduğunu bilseydim, Türkiye’ye gelmezdim. Dünyanın hiçbir ülkesinde artık birinci lig takımları toprak sahada oynamıyorlar.

1981 yılının Şubat ayında Beşiktaş ile Bursaspor golsüz berabere kalıyor ve gazeteler şu manşeti atıyor: “Beşiktaş, Bursa’yı ve çamuru geçemedi…” Evet, doğru duydunuz, Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birisi, maçlarını çamur bir sahada oynuyor ve bu saha, milli maçlar için de kullanılıyor.

Milli takıma hocalık yaptığı dönemde (29.4.1981), (Çekoslavakya yenilgisi sonrasında) Fethi Hoca’nın da durumu özetleyen, anlamlı bir açıklaması var:

Bana soruyorlar, Çeklerin fizik gücü bizden üstün mü? Tabii ki üstün. Çünkü onlarda saha var, tesis var fakat bizde sadece futbolcu var. Saha ve tesis yok. Düşünün ki hazırlandığımız Sarıyer sahasında Şenol, Tuncay ve Muzaffer sakatlandılar. Bu da saha ve tesis bakımından nerede olduğumuzu gösteriyor. Laf kalabalığı yerine eksikliklerimizi giderme yolunu aramalıyız. Gerisi boştur.

Ayrıca tesisleşmenin önünü tıkayan bürokrasiden de bahsetmek gerekir. Malcolm Allison, G. Saray’dan ayrıldıktan sonra bu konuda şöyle bir söz sarf etmişti:

Bırakın Ali Sami Yen’i çimlendireyim dedim, bırakmadılar, bölge yapacak dediler. 15 ay geçti, bir hareket yok. Onlar yapar belki torunlarınız görür.

Milli takımın gerçek bir takım kimliği kazanamayışı, yenilgilerin ana sebeplerinden birisiydi. Bu durum, öyle iki günde bir hoca değiştirilerek çözülecek bir hâl değildi. 1980 yılının Kasım ayında Çekoslovakya ile yapılacak maç için yurt dışına giden milli takım kafilesi, yolculuğunu borç para ile yapıyordu. Elde nakit kalmadığı için Türk Hava Yolları’ndan borç bilet alınıyordu. Bir takım işleyişi olmadığı için plan ve program da yoktu, bütçe ayarlaması da…

Bir de kulüplerin dinmeyen serzenişleri vardı tabii ki! Bir büyük kulüpten futbolcu alsan niye aldın şampiyonluğumuzu etkiliyorsun, almasan; niye bizim futbolcumuzu almıyorsun, milli kadroya lâyık değil mi, söylemleri hiçbir zaman bitmek bilmedi.

1981 yılının Ağustos ayı sonlarında, Fenerbahçe meneceri Necdet Niş, Milli Takım Hocası Fethi Demircan’a veryansın ediyor. Fethi Hoca, F. Bahçeli Alpaslan ve Cem’i kendi taktik oyun kurgusu gereği, denemek istiyor. Bu oyuncuları 45 dakika izledikten sonra kadrodan çıkartıyor. Necdet Niş, haykırıyor;

Alpaslan ve Cem denenir mi? Onlar denenecek oyuncu mu?

Yahu ya o oyuncular, hocanın oynatmak istediği sisteme uymuyorsa? Milli takımın hocası Necdet Niş değil ki, o mertebedeki insana saygı duymak gerekir, oraya öylesine adam getirmiyorlar ki…

Zaten milli takım hocası bir kadro açıklamayıversin, ortalık şenleniyor hemen. Eski hocalar, yeni hocalar, menecerler, başkanlar, futbolcular ve spor yazarları başlıyorlar oradan buradan eleştirmeye. Takım daha maç oynanmadan o denli yıpratılıyor ki yenilgi için rakibe dâhi ihtiyaç kalmıyor.

mustafagunaydinTrabzonspor1982 yılının ilk günlerinde, Trabzonspor Kulüp Başkanı Mustafa Günaydın, milli takıma gönderilen oyuncular nedeniyle puan kayıpları verdiklerini söylüyor:

Puan kayıplarımızın bir başka önemli nedeni de, Dinamo Kiev ile Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasında oynadığımız maçlar oldu. Takımımız Dinamo Kiev’e karşı Rusya’da mükemmel bir oyun çıkarınca, teknik direktör Fethi Demircan, milli takıma Trabzonspor’dan birçok oyuncu almak istedi. Demircan’a futbolcularımın yorgun olduklarını ve hem milli takımda hem de Trabzonspor’da görev yapmalarının mümkün olamayacağını bildirdim. Demircan, başka çaresinin olmadığını belirtip Trabzonspor’dan tam altı futbolcu aldı. Daha sonra milli takım hezimete uğradı.

Öyle ya kulüplerin lig şampiyonlukları, milli takımlardan çok daha önemli o günlerde. Her şey kulüplerin başarısı için. Kimse Dünya Kupasına ya da Avrupa Şampiyonasına katılabilecek bir milli takım yapılanmasını gerçekçi bulmuyor, o kupaların ne denli önemli olduğunu anlamak istemiyor.

Bir gün iş o raddeye geliyor ki milli takım bir uluslararası turnuvaya gönderecek kadro oluşturamıyor. İslam Oyunlarında sahaya çıkacak 11 futbolcu bulunamayınca, Futbol Federasyonu Başkanı Mazhar Zorlu, 30 Eylül 1980 tarihinde şu demeci veriyor:

İzlanda maçı için 28 kişiyi kampa alınca avaz avaz bağıranların, şimdi 11 futbolcuyu sahaya sürebilmek için ecel teri döktüğümüzü görmelerini isterim.

yasingassarayBir de idman sevmeyen yıldız futbolcu sorunumuz var elbette. Fethi Hoca’dan önceki dönemlerden bir örnek verelim bu konuda. Gazetelere de yansımış olan Yasin örneğini aktaralım. Don Howe, bakın milli kalecimiz için neler söylemiş:

Yasin; hem fiziği hem de kaledeki duruşu ile bence Avrupa çapında bir kaleci. Ancak kendisi antrenman yapmayı pek istemiyor. Evvela eli çatladı ben İstanbul’dayken. Karşıma geldi: ‘Sir, ben idmana çıkacak mıyım?’ dedi. Ona ‘elbette ayağında sakatlık yok ki’ diye cevap vermiştim. İdmana çıktı tabii. Ancak idmandan bir şey alacağına, kuvvetleneceğine, aksine sıkıntı ile çalıştı. Sonra Torpedo maçı öncesi beş gün otel odasında yattıktan sonra sahaya çıktı… Bana kalsa oynatmazdım ama yardımcılarım istedi. Ayrıca diğer futbolcuları ve seyircileri olumlu etkileyecekti. Nitekim milli takım teknik direktörü de Yasin’den İrlanda maçında vazgeçemedi.

Milli takımda görev başındayken elinden geleni yapmaya çabalayan Fethi Demircan’ın yaşadığı bir olay da tam anlamıyla ibretlik bir manzara sunuyor bize. 7 Ekim 1981 tarihinde oynanacak olan Sovyetler Birliği milli maçı öncesi hazırlık kampı yapılıyor, çalışmalara başlanıyor ama bilin bakalım kaç kişiyle? Milli takım tam dört futbolcuyla hazırlanıyor o milli müsabakaya. Çeşitli nedenlerle, takımlar, futbolcularını geciktirebildikleri kadar geciktiriyorlar.

islamcupiElbette kaçınılmaz son, milli takıma hoca dayanmıyor. Sistem yok, altyapı yok, tesis yok, plan ve program yok. Avrupa kupalarında tutunamayan kulüpler, ülkedeki kupa başarılarıyla yetinmeyi seviyor. Uluslararası tecrübe hiç yok. O halde kaçınılmaz olarak birileri kurban edilecek. En başta da futbolcular ve teknik adamlar. Bakın o dönemlerde hem harcanan milli takım hocalarına hem de kısa sürede gönderilen kulüp hocalarına vurgu yapan yazar İslam Çupi nasıl çarpıcı bir sözle bu durumu dile getirmiş: “İran’da Şahçıları, Türkiye’de ise antrenörleri asıyorlar.

Her ne kadar yıpratıcı olsa da milli takım hocalığı yine de cazip bir yer. Kariyer defterine bu unvanı da eklemek isteyenler hiç eksik olmuyor. Üç beş maç sonra, şerefli mağlubiyetlerle görevden ayrılmak kader olsa bile milli takım hocalığına göz koyan, böyle bir görev bekleyen nice isimler var. Bunlardan kimileri daha ilk maçtan sonra, görevdeki hocaya en acımasız eleştirileri yaparak göze girmeye çalışıyor. İşte o dönemlerde de İzmirli bir antrenör olan Emin Gürler, çok ağır sözlerle Fethi Demircan’ı eleştiriyor. Fakat bu olumsuz eleştirilere tokat gibi bir cevap alıyor. Cevabı veren Fethi Hoca değil, daha önce onunla birlikte görev yapan Özkan Sümer:

Biz hatalarımızı gizlediğimiz sürece bir yere varamayız. Hangi antrenör bulunduğu kente tesis kazandırmaya çalışıyor? Bu hepimizin ayıbıdır. Türkiye’de açlıktan ölen yoktur. Ama haysiyetsizlikten ölen çoktur. Birbirimizi horlayarak, karalayarak; birbirimizin yerine göz dikerek bir yere varamayız. Birbirimize saygı duyup sahip çıktığımız sürece varlığımızı kanıtlayabiliriz. Hak ve kabiliyetlerin emrettiği yoldaki mücadele şereflidir.

İşte o dönemlere damgasını vuracak, o dönemleri en açık şekilde ifade edecek bu çarpıcı sözleri bir meslektaşını korumak adına sarf ediyor Özkan Sümer.

ŞEREFLİ MAĞLUBİYETLERLE ÇİZİLMİŞ HAZİN TABLO

ozkansumer1 Kasım 1980 tarihinde milli takımın başına getirilen Özkan Sümer ve onunla eş yetkili hoca olarak görev yapan Fethi Demircan, şöylesi bir tabloyla karşı karşıya idiler:

Almanya’nın tanınmış futbol dergilerinden Fussball-Aktüell dergisi tarafından yapılan Avrupa uluslararası milli futbol takımları 1980 yılı başarı klasmanında Türk Milli takımı 34 ekip arasında sonuncu sırayı almıştır. Başarı klasmanında Lüksemburg, İsrail, Arnavutluk, Kıbrıs, Finlandiya ve Malta Türkiye’nin üzerindeki sıraları paylaştı. 1980 yılında, yaptıkları karşılaşmalardan tek bir puan bile çıkaramayan ekipler ise Malta ve Türkiye olmuştur.

Takvimler 18 Ekim 1980 tarihini gösterirken, spor basını milli takımın acınası durumunu dile getirmekteydi. Sabri Kiraz yönetimindeki milli takım, son 3 hafta içinde yapmış olduğu 3 müsabakada tam 9 gol yemiş, sadece 2 gol atabilmişti. Libya’dan 2 gol ve İzlanda’dan 3 gol yenmiş, sonrasında Galler’den yenen 4 gol ise bardağı taşıran damla olmuştu.(Suudi Arabistan ve Malezya’ya karşı alınan 3-0’lık galibiyetler pek önemsenmedi.) Seyirci; Cardiff’te “Yeter artık” diye bağırır hale gelmişti bu manzara karşısında. Federasyon, tepkilere dayanamamış ve Sabri Hoca’nın görevine son vermişti. Artık yeni bir hoca arayışı başlamıştı. Ahmet Suat Özyazıcı, yapılan teklifi nazik bir şekilde geri çevirince, Muhtar Tunçaltan’a yöneliyordu ilgililer. On, on beş günlük bir arayıştan sonra milli takımın yeni yapılanması oluşturuluyordu.

Milli takımın hocalığına Özkan Sümer getiriliyordu, yardımcılığını ise Fethi Demircan yapacaktı. Teknik danışmanlık görevi ise Fenerbahçe’nin hocası Rausch’a veriliyordu. Yakın plandaki Çekoslovakya maçı öncesi milli takımı bu üçlü hazırlayacaktı. Her üç hoca da bu işi fahri olarak yapacaklardı. Yani hâlihazırda çalıştırdıkları takımda görevlerini sürdüreceklerdi. Fethi Demircan, hem Bursaspor’daki görevine devam edecek hem de milli takıma katkı sunacaktı.

Bu üçlü yapı daha işin başında sallanmaya başlıyordu. Futbol Federasyonu Başkan Vekili Doğan Andaç, milli takımda Özkan Sümer ve Fethi Demircan’ın eşit şartlarda, yani eş yetkili olarak, görev yapacaklarını açıklayınca; Özkan Sümer; “Futbol Federasyonu tarafından ihdas edilen ve bana verilen görevde yetki eşitliğinin mümkün olmayacağı ortadadır. Bu konuda daha işin başında tartışmalara girmek üzücüdür” beyanında bulunuyordu. Federasyon bu konuda biraz bastırınca, Özkan Hoca; “Milli takım çalışmalarını F. Demircan ile birlikte yürüteceğiz. Kendisi yardımcım değil, en az benim kadar yetki sahibidir” açıklamasıyla, tartışmalara son noktayı koyuyordu.

Eş yetkili hoca kavramı, Türkiye insanı için sorunlu bir kavram olarak algılanır genelde. İnsanlar, herhangi bir göreve geldiklerinde ya da getirildiklerinde tüm günahları ve sevapları kendi hanelerine yazdırmak isterler. Paylaşımlı yönetim, bizde, tartışmaları ve fikir ayrılıklarını büyütür. Başarıdan ziyade, başarısızlığa payanda olur. Siyasette de koalisyon hükümetleri en başarısız hükümetler olagelmiştir bu yüzden. Her ne kadar Özkan Sümer, durumu kabullenmiş olsa da ülkemiz insanının yabancı olduğu bu eş yetki kavramı kargaşası, uzunca bir vakit sürecekmiş izlenimi vermektedir. Fakat federasyonun imdadına, Fethi Hoca’nın almış olduğu ceza yetişir. Fethi Hoca, Gaziantep’te oynanan Gaziantep-Bursaspor maçında hakem Cumhur Demir’e söylemiş olduğu kötü sözler nedeniyle 3 aylık bir ceza alır. Merkez Ceza Kurulu’nun vermiş olduğu bu ceza, milli takımdaki görevi için de uygulanır. Hem de nasıl, son anda Çekoslovakya maçı kafilesinden çıkartılarak. Yani tebligat son anda yapılır, bir büyük ayıp işlenir.

Böylece Federasyon zaten hocalar arasına bir hiyerarşiyi otomatik olarak koymuş oluyordu. 16 Aralık 1980 tarihinde milli affa uğrayıp yeniden göreve davet edilinceye kadar Fethi Demircan, milli takımdan uzaklaştırılmıştı.

Özkan Sümer Hoca da şerefli mağlubiyetler serisine dur diyememişti. Eksi 12 derecede oynanan Çekoslovakya maçı, 2–0 mağlubiyetle sona ermişti. Spor medyası, fark yemediğimiz için mutluydu. Üstelik milli kadro, oynadığı futbolla göz doldurmuş, gelecek adına umut vermişti. Oyun beğenilmişti ama yine de yenilgiden kurtulamamıştık. Az fark ve geleceğe dair umut, tesellimiz olmuştu.

Bu maç sonrasında da istifa dedikoduları ve beklentileri ile Özkan Sümer yıpratılıyor, arada bir ‘istifa etmedim, görevimin başındayım’ açıklaması yapmak zorunluluğu hissediyordu. Hiyerarşi sorunu da çözülmüştü, basın, Özkan Sümer hoca için Milli Takım Baş Antrenörü tanımlamasını kullanıyordu. Eş yetki paylaşımı sonlanmıştı.

Mart 1981 ayı sonlarında kendi evimizde Galler karşısında almış olduğumuz 1-0’lık mağlubiyet, Özkan Sümer Hoca’nın da istifasını hazırladı. Galler’e burada yenilmiş ve onu kendi elceğizimizle İspanya’daki Dünya Kupası’na uğurlamıştık. Dünya Kupası Elemeleri 3. Grupta mücadele eden takımımız, oynadığı dört maçtan puan çıkaramadığı gibi, yediği 10 gole karşılık ancak ve ancak bir gol atabilme kabiliyetini göstermişti. İstifa sesleri Özkan Hoca’yı çileden çıkarmıştı, ‘golü kaçıran ben miyim, istifayı düşünmüyorum’ dese de kaçınılmaz son çok yakın bir zamanda yaşanacaktı. Grubumuzda dörtte dört yapan Galler, birinciydi. Sovyetler ikinci, Çekoslovakya üçüncüydü. Dördüncü İzlanda’nın ardından son sırada Türkiye bulunuyordu.

Hemen bir gün sonra istifa süreci gerçekleşmişti. 28 Mart 1981 tarihli gazeteler, Özkan Sümer’in istifasının kabul edildiğini, Milli Takım Teknik Direktörlüğü’ne Fethi Demircan’ın getirildiğini yazıyordu. Dağ gibi bir hoca olan Özkan Sümer de ateşten gömleği giyiyorum diyerek başladığı yolda heba olmuş, milli takım değirmeninde öğütülmüştü.

FETHİ DEMİRCAN’IN TEK MAÇLIK DÖNEMİ

Milli takımın Fethi Demircan’lı dönemini dört bölüme ayırabiliriz. Bunlardan birincisi Özkan Sümer ile eş yetkili olarak görev yaptığı dönemdir ki zaten söylediğimiz gibi Özkan Sümer adı genel anlamıyla Milli Takım Baş Antrenörü olarak geçmektedir. Fethi Hoca, bu bölümde milli takıma katkı sunmuş olsa da yardımcı hoca olarak kabul görmektedir. İki maçlık serüven, Özkan Sümer hocamızın hanesine yazılmaktadır.

Fethi Hocamızın milli takımdaki ikinci dönemi, 27 Mart 1981 tarihinde, Özkan Sümer’in istifasının kabulüyle başlar. Bu dönemde Fethi Hoca, federasyon ile Nisan ayı sonuna kadar olmak kaydıyla, bir maç üzerinden (Çekoslovakya maçı) anlaşmıştır. O da milli takım önemli bir maç öncesi ortada kalmasın, sahipsiz durmasın diye. Fakat federasyon yetkililerine, eğer kulübü Bursaspor izin verirse, Nisan ayı sonrasında da milli takımda göreve devam edebileceğini bildirmiştir. İşte bu bir maçlık dönem, Fethi Demircan’ın milli takımdaki ikinci dönemidir. Yardımcısı Nevzat Güzelırmak olmuştur. Ümit Millilere ise Erkan Kural bakmıştır.

CekoslavakyamaclariornegiFethi Demircan’ın milli takımın tek yetkilisi olarak görev başında bulunduğu ilk maç olan Çekoslovakya müsabakası, 15.4.1981 tarihinde, Ali Sami Yen Stadı’nda oynandı. Ne yazık ki makûs talihimiz değişmedi. Yediğimiz 3 gol ve grupta sıfır puanla yola devam ettik. Bu maç sonrasında da her yenilgi sonrası olduğu gibi benzer hikâyeler yaşandı. Hocaya eleştiriler, kadroya eleştiriler, federasyona eleştiriler…

Fethi Demircan, yapılan eleştiriler karşısında en sonunda suskunluğunu bozdu ve daha önce de aktardığımız o malum sözleri sarf etti:

Bana soruyorlar, Çeklerin fizik gücü bizden üstün mü? Tabii ki üstün. Çünkü onlarda saha var, tesis var fakat bizde sadece futbolcu var. . Saha ve tesis yok. Düşünün ki hazırlandığımız Sarıyer sahasında Şenol, Tuncay ve Muzaffer sakatlandılar. Bu da saha ve tesis bakımından nerede olduğumuzu gösteriyor. Laf kalabalığı yerine eksikliklerimizi giderme yolunu aramalıyız. Gerisi boştur.

Federasyon yetkilileri Çekoslovakya maçı sonrasında Fethi Hoca’nın görevinin tamamlandığını ve milli takıma yeni hoca arayışı içinde olduklarını basına açıklar. Böylece 24.4.1981 günü yapılan bu beyanatla, Fethi Hoca’nın milli takımdaki ikinci dönemi tamamlanmış olur.

Mayıs ayı başlarında yeni bir söylenti ortaya atılır. Buna göre, federasyon yine Fethi Hoca ile yola devam etmek niyetindedir fakat Bursaspor, ligde yaşadığı zorluklar ve düşüş nedeniyle hocaya izin vermeyi düşünmemektedir. Bu gelişmeler karşısında Fethi Hoca, o dönem itibarıyla kimsenin cesaret edemediği bir karara varacak ve sadece milli takımın hocası olarak görev yapma arzusunu eyleme dönüştürecektir. İşte bu süreç, onun milli takımdaki üçüncü dönemi olacaktır.

PUANIMIZ DA YOK İDDİAMIZ DA!

Milli takım ne zaman istikrarsız seyir izlese ya da başarısız olmaya başlasa, hemen uygulamaya fahri teknik direktörlük kavramı sokulur. Başarısızlıklara alıştığımız bu dönemde de Sabri Kiraz sonrasında bu uygulama denenmiştir. Bir hoca olarak elinizde sihirli değnek yoksa eğer; öyle bir, iki maçta hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Büyüleri bozamazsınız. Teknik direktör öğüten bir değirmene dönen milli takım hocalığı, tehlikeli bir mevkidir. Birkaç maç sonra başarısız ilan edilip açıkta kalacağınız aşikârdır. O yüzden hem kariyer açısından onur duyulan, beklenen ve talep edilen bir yerdir hem de korkulan, karabasanlara sebep olan makamdır. Tehlikeli iştir vesselam. Fahri hocalık, yani başka bir takımı çalıştırırken, milli takımı da çalıştırma işi, teknik direktörler açısından bir tür güvencedir, açıkta kalmayı önleyici bir tedbirdir. Zaten 1981 yılına geldiğimizde, hiçbir hocanın bu sorumluluğu tek başına ve doğrudan almaya cesaret edemediğini görüyoruz. Özkan Sümer Hoca bile kolayca pes ettikten sonra, o makamda dirayetle durmak gerçek bir kahramanlık gösterisidir.

Fethi Demircan, tek maçlık dönem sonrası bu işin ne derece tehlikeli bir süreç olduğunu görmüştür. Bugün için bir şey yapamayacağının farkındadır ama geleceğin milli takımını oluşturabileceğine inanmaktadır. Saha, tesis, antrenman, genç kadro, maç deneyimi gibi pek çok şeyi uygulamaya sokarak uzun vadede iyi günlerin görülebileceğine inanmaktadır. Bu yüzden milli takım konusunda, federasyona, yola devam edebileceği işaretlerini vermektedir.

Takvimler 12 Haziran 1981 tarihini gösterdiğinde, Fethi Demircan’ın tek başına milli takım sorumluluğunu aldığı görülür. Zor olan bir işe soyunduğunun bilincindedir. Ya her hocanın başına gelen o korkulası kâbusları yaşayacak ya da düşlediği başarıya doğru maceralı bir yolculuğa çıkacaktır.  Fethi Hoca’nın bu gözü pek kararı, fahri takım çalıştırma modasının başladığı anda bitmesine neden olacaktır ki bu bile hem kısa, hem uzun vadede milli takım için önemli bir kazanımdır. Umuda yapılan maceralı yolculuk ise o kadar da kolay değildir. Günübirlik başarılara alkış tutan bir spor kamuoyunun o denli uzun vadeli bir sabır senedi imzalamayacağı ortadadır.

Aynı dönemde genç millilere Adnan Dinçer bakacaktır. Bursaspor’un başına ise Gündüz Tekin Onay getirilmiştir. Milli takımda, gelecek adına umut arayan bir hocayla, yepyeni bir süreç başlamıştır fakat eski hatıralar üzerinde yürüyüş devam etmektedir. Geçmişin hayaleti geleceğin başarılarına ipotek koymaya devam etmektedir.

Eylül ayına doğru girilirken, kimsenin kısa vadede başarı bekleyerek hayallere kapılmasını istemeyen Fethi Demircan, spor basınına bu durumu açık bir mesajla iletir:

Puanımız gibi iddiamız da yok, geleceğin milli takımını hazırlıyoruz.

Böylece yakın zamanda oynanacak olan İzlanda ve Sovyetler Birliği maçı için milli takımın kolayca yıpratılmasını önlemeyi, umutlanma adına zaman kazanmayı amaçlamıştır. Kısa bir dönem için hoşgörü istemiştir.

9 Eylül 1981 tarihinde deplasmanda İzlanda’ya 2–0 yenilen milli futbol takımımız, 23 Eylül’de yine deplasmanda, Sovyetler Birliği’ne 4–0 yenilmekten kurtulamamıştır. Hemen sonrasında, 7 Ekim 1981 tarihinde, bu kez kendi evimizde ve yine Sovyetler Birliği’ne 3–0 yenilmiş olmamız, kısa vadede başarı bekleyenler için hayal kırıklığı yaratmış ve öğütücü değirmenin çarkları devreye sokulmuştur. Anlaşılmıştır ki Fethi Demircan dönemi, ancak ve ancak hocanın sabrı ile sınırlıdır. Üzerine gelen baskılara ne derece dayanabileceği, görev süresinin de belirleyicisi olacaktır.

Moskova’da alınan yenilgi sonrasında, dokunsanız ağlayacak bir durumda eleştirilere yanıt vermeye çalışır. Başarısız olduğunun farkındadır ama birkaç müsabaka sonrasında yakalandığı o ağır bombardımana isyandadır, istediği umutlu bekleyiş döneminin kendisine tanınmayışına kızgındır. Çok kolay harcanışına içerlemiştir: “Ben tombaladan çıkmadım. On yıldır profesyonel kulüplerde çalışıyorum” diyerek metanetli durmaya çalışmaktadır:

Göreve geleli 6 ay oldu. Geldiğim zaman da milli takım sürekli yeniliyordu. Bu Fethi Demircan, Hasan-Hüseyin meselesi değil. Ben olmasam sonuçlar değişik mi olacaktı? Problemlerle karşı karşıyayım. Kiralık oyuncular oynamıyor, sakatlar bir yanda bir de asker oyuncular var. Bunlara da izin alamıyoruz. İskelet bozuldu diyorlar… Hangi iskelet vardı da bozuldu? Benim kadromda iki sene önceki milli takımdan yedi futbolcu var. Neyi bozmuşum? Sihirbaz mıyım? İki günde bir milli takım teknik direktörü değiştirmekle milli takım şahsiyeti kalmadı. Şimdi önümüzde Sovyetler Birliği maçı var. Sahaya yine galibiyet için çıkacağız. Ama sonuç ne olur bilemem!

KjartanssonizlandaHocasiDünya Kupası Avrupa Eleme Grubunun son maçı, İzmir, Alsancak Stadı’nda Sovyetler’e karşı yenilgiyle tamamlandığında, gruptaki tablomuz da netleşmiştir. Yenilen 22 gole karşılık, atılan bir gol ki o da penaltıdan ve koskocaman bir “sıfır” puan. Bir de İzlanda maçı sonrası Fethi Hoca, “gücümüz bu kadar” derken, İzlanda’nın hocası Kjartansson’un o alaycı sözleri var ki asıl insanın ağrına o sözler gidiyor. “Demek ki İzlanda’dan daha zayıf bir takım varmış” diyordu Karjarttson, skor tabelasındaki 2-0’lık sonuca bakarak.

Fethi Demircan, Dünya Kupası Elemelerinde kalan son dört maçın başında sahaya çıkmıştı. Zaten şansı kalmayan milli takımı, geleceğin ümit veren takımı yapmaya çalışmıştı. Daha uzun süreli hazırlık kampları yapmayı denemişti. Fakat planlamasını yaptığı bu kamp çalışmalarında kimi zaman sadece dört, beş futbolcuyu hazır bulabilmişti. Milli takımın takım ruhu kazanabilmesi, bir ekip oyunu kurgulayabilmesi için kamp yaptığı şehirlerde büyüklü, küçüklü takımlarla hazırlık müsabakaları yapmıştı. Büyük takımların bağırış, çağırışına rağmen, sistemine uygun oyuncu arayışına girmiş, beğenmediği oyuncuları geri gönderebilme cesareti gösterebilmişti. Başarı için federasyondan bazı taleplerde bulunmuş ama bundan bir karşılık alamamıştı. Yani Futbol Federasyonu da günübirlik başarıları önemsiyor, kolayca teknik direktör harcayan spor kamuoyunun dolduruşuna geliyordu. Fethi Hoca, milli takımı gerçek anlamıyla bir kulüp havasına sokmak niyetindeydi. Sahası, tesisi, topu, forması, idman sahası olacaktı. Umut veren gençlerin üzerinde durulacaktı. Çalışmaları bu yöndeydi. Fakat görülmekteydi ki ona bu şans tanınmayacaktı. Bileti kesilmek üzereydi.

Grup maçları tamamlandığında, Fethi Demircan’ın milli takımdaki üçüncü döneminin perdeleri de kapanmaktaydı. Federasyondan aldığı olumsuz işaretler üzerine, Ekim ayı ortalarından itibaren İkinci Lig’de yer alan Düzcespor’u çalıştırmaya başladı. Her an milli takım hocalığından istifa etmesi istenebilirdi.

TEKNİK KURUL DÖNEMİ: MAÇ YOKSA YENİLGİ DE OLMAZ

MilliHocalarDünya Kupası Eleme Grubunda alınan ağır yenilgiler, federasyonu da çok yıpratmıştı. Kısa vadede yapılacak pek bir şey yoktu, ilerisi için adımlar atılmalıydı. Fakat gelin görün ki sabırsız bir spor kamuoyu vardı. Onları sakinleştirip susturacak tedbirler alınmalıydı. “Gururluyum, istifa etmeyeceğim, direneceğim” diyerek,  “iki günde bir hoca değiştirmekle milli takımda şahsiyeti bırakmadınız” haykırışını yapan Fethi Hoca’yı da hemen bir çırpıda harcamaya gönülleri elvermiyordu. Mutlaka bir ara çözüm olmalıydı.

Osmanlı’da vakti zamanında göreve gelen bir Milli Eğitim Bakanı (Maarif Nazırı) hatırlarda kalacak hoş bir söz söylemiş. “Şu mektepler olmasaydı maarifi (eğitimi) ne güzel idare ederdim” demiş. Bizim futbol federasyonu da tam bu söze yakışır bir çözüm üretmiş: Zorunlu kalmadıkça, A Milli Takım seviyesinde müsabaka yapmazsak, yenilgi yüzü de görmeyiz. Şark kurnazlığıyla hareket ederek, bu fikre uygun bir yeni yapı kurmuşlar.

15 Kasım 1981 tarihinde yapılan açıklamaya göre, milli takım için üçlü bir komite oluşturulmuştur. Teknik Komite adı verilen bu komite, Fahri Somer, Sahir Gürkan ve Erdoğan Şenay’dan oluşacak ve Federasyon Başkanı Yılmaz Tokatlı’ya bağlı olarak çalışacaktır. Milli takımın geleceği için çalışacağı belirtilen komite, milli kadroyu belirleme yetkisine de sahip olacaktı. Yani açıkçası, teknik direktör Fethi Demircan’ın yetkileri tırpanlanıyordu. Milli takım için oyuncuları teknik kadro seçecek, hoca da bunları maça hazırlayacaktı. Yani Fethi Hoca, kendisi oyuncu seçemeyecek, başkasının seçtikleri ile çalışacak, onları oynatacaktı. Bu, dolaylı yoldan verilen bir işaretti. Mesaj açık ve net bir şekilde, “yakın zamanda istifa etmeni bekliyoruz hocam” anlamını taşımaktaydı.

Ayrıca, bundan sonra yapılacak maçlar, ümit milli takım üzerinden yapılacak, mecbur kalınmadıkça A milli takım düzeyinde müsabaka oynanmayacaktı. Ümit milli ve genç milliler üzerine emek harcanacak, yeni A milli takım bu genç yapılanmadan oluşturulmaya çalışılacaktı. Kısacası Fethi Demircan, artık hiç maç oynamayacak olan bir takımın teknik patronuydu.

Oysa o, federasyona tam tersi taleplerde bulunmuştu. Daha sık maçlar oynayarak, daha tecrübeli bir takım oluşturulmasını, araya genç ve yetenekli oyuncuların karılmasını, milli takıma tesis ve altyapı olanakları sağlanarak, bir kulüp havası verilmesini, daha sık bir araya getirilecek kadroyla milli takıma takım oyunu oynama kabiliyetinin kazandırılmasını istemişti. Oysa karşısında uzatmalara oynayan bir federasyon vardı. Makyajlama yaparak, hastalığı görünmez kılıyorlardı ama bu bir tedavi değildi ki… Genç ve yetenekli bir nesil yakalansa bile bu nesil mutlaka ve mutlaka tecrübesiz olacak ve bunun bedeli de yine ağır olacaktı. Bu karar; geçmiş hezimetlerin şimdilik görünmez kılınıp geleceğe aktarılmasından başka bir şey değildi.

Fethi Demircan, artık neredeyse var olmayan bir takımın başındaydı. Ortalık derin bir sessizliğe bürünmüştü. Aradan geçen birkaç ayın sonrasında, yeni yıla birkaç gün kala milli takımla ilgili yeni dedikodular kulağa çalınmaya başladı. Milli takımın başına Candan Tarhan’ın getirileceği söylenmekteydi. Federasyon Başkanı Yılmaz Tokatlı, bu haberi yalanlarken bile doğruluyor gibiydi:

Teknik kurulumuz görev başındadır. Gelecek için bazı çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar kapsamında Zonguldakspor’un hocası Candan Tarhan ile de görüşmüş olabilirler. Söylentiler tamamen yakıştırmadan ibarettir.

Yeni yıla girildiğinde, milli takımda bir hoca değişikliğinin yapılacağı artık kesinlik kazanmış gibiydi. Fethi Demircan zaten istediği ortamı bulamamış, taleplerine destek sağlayamamıştı. Bundan sonra ille de kalacağım diye diretmek anlamsızdı. 10 Ocak 1982 günü bu koltuktaki son beyanatını verecek ve istifasını sunacaktı. Basına yaptığı samimi açıklama zaten bütün gerçeği olanca çıplaklığıyla ortaya koymaktaydı:

Federasyona milli takımlarımızın çalışmaları için gerekli plan ve programları vermiştim. Bugüne kadar bir cevap alamadım. Federasyon Başkanı ile görüştüğümde, uygulanacak, planlayacağız gibisinden cevaplar aldım. Her türlü fedakârlığı yapıp görev kabul eden kişilere karşı bu tip davranışlar Türk futbolu adına yanlıştır. Artık milli takıma hizmet etmem mümkün değildir.

A Milli Futbol takımı, bir teknik direktörü daha kolayca eskitmişti. Fethi Demircan’ın hiç maç oynanmadan geçen dördüncü milli takım dönemi de sonlanmıştı. Fakat başarı hâlâ çok uzaklardaydı. Geçici pansumanlar yine tutmayacak, hezimetlerle dolu skor tabelaları uzunca bir süre bize unutulan gerçekleri hatırlatacaktı.

CoskunOzariAynı gün, gazeteler, yeni teknik direktörün adını büyük puntolarla yazıyordu. Yeniden fahri hocalık devrine dönülmüştü. Milli takımı Coşkun Özarı çalıştıracaktı. Halen Adana Demirspor’u çalıştıran Özarı, sezon sonuna kadar iki görevi bir arada yürütecekti. Milli kadronun yeni hocası olarak, ekibini 1984 Avrupa Futbol Şampiyonası Elemeleri için hazırlayacak, mecbur kalmadıkça milli maç yapmayacak ve teknik komite ne derse ona uyacaktı. Ümit ve Genç Milli takımlara ağırlık verecek ve onlardan yepyeni bir A takım yaratacaktı.

Gerçekten de o yıl Eylül ayına kadar milli maç yapılmadı. 22 Eylül 1982 tarihinde Macaristan ile yapılan ilk özel maçta yine şerefli bir mağlubiyetle selamladı bizi yeni ekip. Macaristan’a 5-0’lık skorla boyun eğmiştik.

Hiç mi ilerleme olmadı derseniz, 1982 ve 1983 yılları içinde oynanan maçlarda kendi evimizde Arnavutluk’u 1–0 yenmeyi başardığımızı, deplasmanda ise ancak beraberlik sağlayabildiğimizi söyleyebilirim. Özellikle 1983 yılının sonlarına doğru, kendi evimizde yenmeyi öğrenmeye başladık ki bu bile o dönemler için koca bir adım. Yani bir nebzecik de olsa ilerleme kaydettiğimiz ortada. Fakat gerçek başarılar kalıcı olandır. Saman alevi gibi bir parıldayıp bir sönen geçici ışıltılar insana boş ümitler sunar. Ne zaman ki Türkiye, altyapı ve tesis atılımları yaptı, ne zaman ki büyük kulüplerin milli takım üzerine koyduğu ipotekler nispeten kaldırıldı; ne zaman ki zihniyet devrimi, şark tipi makyajlamayı devirdi; işte o zaman gurur duyduğumuz o dünya üçüncüsü milli takımımız ortaya çıktı.

Fakat bir dönem değirmen gibi hoca öğüten milli takımın o taş devri hiç ama hiç unutulmadı. O günlerde, bilgi ve tecrübesini, şanını, şöhretini ve itibarını kaybetmek pahasına; milli takıma hizmet vermekten onur duyan Fethi Demircan ve Özkan Sümer’e, Coşkun Özarı ve Sabri Kiraz’a ve daha nicelerine selam olsun. (Devam Edecek)

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek alıntılanmasında/kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

NOT–1:Kaynakça, yazı dizimizin son bölümünde takdim edilecektir.

NOT–2: Bu yazı, internet üzerindeki çeşitli basın-medya sitelerindeki ve özellikle Milliyet Gazete Arşivi’ndeki haber, yazı, bilgi ve yorumlardan derlenerek hazırlanmış ve yazar tarafından yorum ve değerlendirme yapılmıştır. Aynı zamanda Sevgili Fethi Demircan Hocamızın anı, bilgi ve değerlendirmeleri de dikkate alınmıştır. Yani bu yazı bir tür derleme, inceleme, değerlendirme ve yorumlama çalışmasıdır.

NOT–3: Yazı dizisinde yer alan resimler, haber amaçlı olarak, çeşitli internet sitelerinden temin edilmiştir.

Yayınlandığı yer BUYUTEC
fethi-demircan

BAŞLARKEN

Uzun süredir üzerinde çalıştığım bir biyografi yazısıyla karşınızdayım. Kara Kuvvetlerinde 10 yıl görev yaptıktan sonra gönül verdiği futbola dönen ve çok uzun yıllar Türk futboluna hizmet eden bir ismi sizlerle tanıştıracağım. Bizler için adeta bir yaşayan efsane olarak addedilebilecek bu büyüğümüzün ismi; Fethi Demircan. Komando assubayı olarak mecburi hizmetini tamamladıktan sonra, 1973 yılında Elazığspor’da başlayan teknik direktörlük serüvenini 2008 yılına değin sürdüren, neredeyse ömrünün tamamını Türk futboluna harcayan emekçi bir yürek olarak takdim edebiliriz Fethi Hocamızı. Uzun yıllar süren kariyerinde Galatasaray, Boluspor, Kocaelispor, Bursaspor ve Samsunspor gibi büyük takımları çalıştırmış, çalıştırdığı dönemlerde efsane kadrolarla büyük başarılara imza atmış ve bu başarıları neticesinde de Milli takım hocalığına değin yükselmiş, saygın bir isimden söz etmekteyiz.

1842865 w2bayan milliEn son olarak Bayan Milli Futbol Takımlarımıza emek vermiş, Türkiye Bayanlar Liginin uluslararası yapıda işlemesi için ortam hazırlamış ve mütevazı başarılarıyla adını Türk Futbol tarihine nakşetmiş, karakterli yapısıyla her daim dikkat çekmiş bir büyük adamın yaşam öyküsüdür bu.  Şimdiye kadar bir teknik direktörün biyografisinin bu denli detaylı yazıldığına tanık olmadım, o yüzden, bu yazımın bir ilk olduğuna inanıyorum. Ayrıca, Türk futbolunun uzunca bir dönemine de ışık tutacağını düşünüyorum.

Bu çalışmam nedeniyle, Fethi Demircan Hocam ile bir görüşme de yaptım. Çeşitli notlar aldım. Bu notları da bu uzun soluklu yazımın bitiminde sizlere takdim edeceğim.

Oldukça uzun sürecek bu yazı dizisini sabırla takip edeceğinizi umuyorum. Bu vesileyle, beni nazikâne bir şekilde kabul eden ve sorularımı  içtenlikle cevaplayan Fethi Demircan Hocama; en içten, en candan teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca, bu yazımın danışmanlığını yapan, Fethi Hoca ile iletişim kurmama yardımcı olan ve her koşulda desteğini benden esirgemeyen Denizgücü’nün eski hocası Ali Yaşar hocama da samimi bir teşekkürü bir borç biliyorum.

YETMİŞLİ YILLARDA TÜRK FUTBOLU

Yetmişli yıllar Türk Futbolu için tam anlamıyla bir duraklama dönemiydi. Büyük kulüplerde başkanların tartışılmaz bir saltanatı  vardı. En ufak bir başarısızlık söz konusu olduğunda öz eleştiri yapılmıyor, alaturka çözümlere başvuruluyordu. Hocayı değiştir, takıma yeni hava gelsin. Yabancı hoca getir ki futbolcu, onun havasına kapılıp havaya girsin. Futbolcuya hesap sormak mı, kimin haddine? Özellikle yıldız futbolcular ne antrenman tanır ne disiplin bilirdi. Hiçbir hoca onlara söz geçiremezdi. Canları istedi mi çalışmalara gelirlerdi. Onlar futbolun tanrılarıydı. Hangi hoca ya da hangi başkan onlara hesap sorabilirdi ki? Maç günü  geldiğinde sahaya çıkar, şöyle bir görünürlerdi. Seyirciyi hoşnut edecek iki üç hareket yeter de artardı kariyeri kurtarmaya. Zaten büyük takım olmanın bir sürü avantajı vardı. Nasıl olsa maç kazanılırdı. Öyle disiplinmiş, antrenmanmış, takım oyunuymuş kimin umurundaydı ki.

Altyapı ve tesis yok denecek kadar azdı. Futbol çok ilkel şartlarda oynanmaktaydı. Mahalle aralarında rastgele keşfedilen yıldızlar takımlarına hayat veriyordu. Ya da kulüp efradının eş dost çevresinden duyumlarla ve torpillerle bulduğu sıradan futbolcular, kulüp kadrolarında rahatça yer buluyordu. Mahalle aralarında futbola gönül veren, emek veren koca bir genç nesil, keşfedilemeden ekmek kavgasının ortasına düşüyor ve silinip gidiyordu. Onları  bulup işleyecek, Türk futboluna armağan edecek yetişkin yerli hocalar yok denecek kadar azdı. Varsa bile, hocalar kendilerini kurtaramıyordu ki bu yetenekleri kurtarıp yeşertebilsin.

Türk Futbolunun gerçek yüzü Avrupa arenasında ortaya çıkıyordu. Takımlarımız kupaların daha ilk turunda hezimete uğruyor, gerisin geriye dönüyordu. Bir Avrupa kulübüyle yapılan futbol maçı, farenin fille savaşını anımsatacak denli tuhaf ve düşündürücüydü.

Kulüplerin başına gelen elbette ki milli takımın da başına geliyordu. O da bu hüsrandan payını alıyordu. Haritada yerini bile bulamayacağımız ülke takımlarına karşı alınan şerefli mağlubiyetler üzerine destanlar yazılıyordu. Galibiyetler yok denecek kadar azdı, çünkü alaturka futbol anlayışı, sınırın  ötesinde hiçbir işe yaramıyordu. Buna karşın kulüp yöneticileri, milli takım hocalarını alaşağı etmekten bıkmıyordu. “Benim futbolcumu niye kadroya almadın, hezimetin sorumlusu sensin, bu sana müstahak” nidaları gazete sayfalarında sürmanşet oluyordu. İki günde bir teknik direktör değiştiriliyordu ama kader değişmiyordu.

İşte böyle bir ortamda yeni, genç ve dinamik bir teknik direktör, orta yerde, alabildiğince haykırıyordu. Altyapı diyordu, takım çalışması ve antrenman diyordu. Tesisleşme diyordu. Fakat yerli malı olduğu için sesi o denli fark edilmiyordu. Nihayetinde bu ülkeye Jupp Derwall diye bir dev adam gelince, futbolun eskimişliği ve köhnemişliği ister istemez fark edilmiş ve ülke futbolu uyanmaya başlamıştı.

Jupp Derwall’den çok seneler önce altyapı, tesis ve antrenman konusunda sesini yükselten ve elinden geleni olabildiğince yapmaya çalışan yerli hocamızın adı Fethi Demircan’dı.  Mecburi hizmet sonrası Silahlı Kuvvetlerden ayrılmış bir müstafi assubaydı. Ordudan ayrılınca, yurt dışına kurslara gitmiş, kendisini geliştirmiş ve İngiliz kulüplerinde kariyer yapma fırsatı bulmuştu. Daha sonra bir tesadüf sonucu yolu Galatasaray ile kesişmiş, ardından milli takım hocalığına değin yükselmişti. Mütevazılığından ve futbolun gerçeğine olan inancından dolayı büyük kulüpler piyasasında ısrarcı olmamış, taşra futbolunu değiştirirse; büyük kulüpleri de değiştirebileceğine inanmıştı. Futbolda Anadolu Devrimini başlatan, yaşatan dev isimlerden birisiydi. İlklerdendi. İmza attığı başarılar destansıydı. Tam bir Anadolu Kaplanıydı. Bugün anlı şanlı başarılara imza atan büyük hocaların mayasında onun ruhu vardı. Yetmişli yıllardan itibaren Türk futboluna serpiştirilen Fethi Demircan tohumları tutmuş, yeşermiş ve başarıya aç yerli hocalar neslinin doğmasına vesile olmuştu.

Türk Futboluna adanmış koskoca bir ömürdü onunki.

İNGİLTERE’DE BİR TÜRK TEKNİK DİREKTÖR: FETHİ DEMİRCAN

fethihoca11Fethi Demircan; 20 Haziran 1938 tarihinde Elazığ’da doğdu. Eğitimine orada başladı ve devam etti. Elazığ Lisesi’nden mezun olduktan sonra seçimini askerlik mesleğinden yana yaptı. 1955–56 eğitim yılında Çankırı’da bulunan Piyade Assubay Sınıf Okulu’nda okudu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yaptığı sürece hep sporla iç içe oldu, kendisini durmaksızın geliştirdi. Kara Kuvvetleri bünyesinde özel eğitim veren Spor, Savaş Komando Okulu’nda zorlu bir eğitim gördükten sonra uluslararası bazı görevlerde bulundu. 1962–1963 yılları arasında Kore’de görev yaptı. Kore Savaşı’ndan sonra, Türk Ordusu; 1971 yılına değin bölgede barış amaçlı olarak tugay/bölük/manga seviyesinde birlik bulundurmuştur. Fethi Hoca da savaş sonrasındaki bu süreçte Kore’de görev yapmıştır. Burada da kendisini geliştirecek yeni şeyler bulup öğrenmiştir ki bunlardan birisi de istem dışı hareketlerle ilgili bir kurstur. Bu kursta tiroit bezi, prostat, diyafram, kulak, çene kasları gibi vücutta bulunan organ ve kasların kullanımı ile ilgili çeşitli egzersizler öğretilmektedir.

1960 yılına doğru gelinirken Kıbrıs Adası’nda büyük sorunlar yaşanmaya başladı. Rumlarla Türkler arasında tansiyon oldukça yükseldi. Nihayetinde süreç; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla tamamlandı. Fakat yine de ortalık durulmadı. Zürih ve Londra Anlaşmalarına (Şubat 1959) dayanarak biz de ( sanırım 15.8.1960 tarihinden itibaren) Kıbrıs Adası’nda alay seviyesinde ve barışı korumak amaçlı  birlik bulundurmaya başladık. Fethi Demircan, assubay olarak orduda bulunduğu süreçte, Kıbrıs’ta konuşlanan bu özel birlikte de (1965 yılı) başarıyla görev yapmıştır.

Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde kurulmuş olan amatör takımlarda da futbol oynamış olan Fethi Hoca, Balıkesir Karagücü, İskenderun Karagücü ve Muhafızgücü takımlarının kadrosunda yer buldu. Silahlı Kuvvetler bünyesinde yer alan amatör futbol takımlarında oynadığı dönemlerde, 1963–1964 sezonunda, Balıkesir Karagücü takımıyla bir şampiyonluk da yaşadı. Bildiğiniz gibi bu kulüpler bir zamanlar Türk Futboluna çok şey katmış amatör ruhlu kulüplerdi.

On yıllık mecburi hizmetini tamamladıktan sonra ordudan ayrıldı  ve yeni bir başlangıç için kolları sıvadı. Hedefi futbol konusunda kendisini geliştirmek ve Türkiye’de modern futbolun öncülerinden olmaktı. Bu seçimi çok önceden yapmıştı aslında. Yaşamının bir döneminde bir kırılma anı yaşamış ve yepyeni bir hedef belirlemek zorunda kalmıştı. 2004 yılında vefat eden duayen gazeteci Erol Dallı, onun birliğinde askerlik yükümlülüğünü yerine getirmekteydi. Altmışlı yıllardı. İskenderun Karagücü’nde oynuyordu. Erol Dallı ise orada Asteğmen olarak görev yapmaktaydı. Fethi Demircan’ın futbolunu beğeniyordu. Bu yüzden onu, İstanbulspor’a tavsiye etti. Fethi Demircan, İstanbulspor takımı tarafından da beğenildi ve kadroya dâhil edilmek istendi. Ne yazık ki assubay olarak mecburi hizmetini tamamlaması gerekiyordu. Kanunlar nedeniyle, orduyla ilişiğini kesemiyordu. Yani silahlı kuvvetlerden ayrılması mümkün olmadığı için bir büyük futbol takımında oynayamayacaktı. Mecburi hizmet yükümlülüğünü tamamladığında ise futbol için yaşı geçkin olacaktı, kendisini yeşil sahalarda gösteremeyecekti. İşte o gün seçimini yaptı ve kendisine futbolda yeni bir hedef belirledi. Mademki futbolcu olamıyordu, o halde teknik direktör olacak ve o çok sevdiği futbola bu şekilde hizmet edecekti. Yaşadığı bu olay onun için hüzünlü bir yıkım anı değil, gerçek bir devrim anı olmuş, yeni hedefi için kendisini geliştirmek üzere harekete geçmişti. Artık sahada yaşananlara farklı bakıyordu. Teknik adam olabilmek ama aynı zamanda yeniliklere ayak uydurabilecek bilgi ve beceriye kavuşabilmek için arayışlara başlamıştı çoktan. İngiliz futbolunu gözüne kestirmişti. Modern futbolu Türkiye’ye taşımak amacındaydı. Bir hayal kuruyor ve o hayalinin gerçeğe dönüşmesi için çabalıyordu. Ordudan ayrıldığı andan itibaren hedefine doğru emin adımlarla ilerledi.

İlk durağı Elazığspor oldu. 1973–74 sezonunda bu takımı çalıştırdı. Fakat sezon ortasında yurt dışı antrenörlük eğitimi için ayrıldı. Bir sezon sonra Elazığspor, Üçüncü Lig’den İkinci Lige yükselme başarısını gösterdi.

Fethi Demircan, Macaristan’da Spor Akademisine kabul edilmişti. Burada futbol antrenörlüğü üzerine sekiz aylık bir eğitim görmüş ve süreci üstün başarıyla tamamlamıştı. Bundan sonraki hedefi İngiltere’ydi. Futbolun beşiği olarak tanınan bu ülkede modern futbol üzerine çalışmalar yapmak, gözlemlerde bulunmak ve bunu ülkesinin futboluna uyarlamak düşüncesindeydi. Bu yüzden, İngiliz Kulüplerinde gözlemci antrenör olarak yer almak arzusundaydı. 1973–74 ve 1974–1975 sezonunda önce Arsenal F.C. Kulübü’nde, sonra ise Westhome F.C. kulübünde gözlemci antrenör sıfatıyla bulundu. Başarılı oldu ve sevildi.

millitakimgunleri1Hatta bu esnada, Londra’da her yıl düzenlenen Uluslararası  Antrenör Semineri’ne de katılma fırsatı buldu.

Bu süreçte, İngiliz futbolunu tanıdı, modern futbol konusunda yeni şeyler öğrendi. Özellikle İngilizlerin altyapı, tesis ve antrenmanlara verdiği önemi gördü. Ülkesinde futbolun gelişemeyişini bu konulardaki zayıflığa bağladı. Bunlar aşılırsa, Türk Futbolunun çağ atlayacağına inandı.

Gözlemci antrenörlük dönemini tamamladıktan sonraki hedefi yine İngiltere’de bir kulüp çalıştırıp deneyim kazanmaktı. Bu konuda hiç zorlanmadı. 1975 yılında, başlayacak yeni sezonda, West Ham United F.C. Kulübüne yardımcı antrenör olmak üzere anlaşmaya vardı. Galatasaray Kulübü hoca arayışı içindeyken 28 Haziran 1975 tarihli Milliyet Gazetesi’nin spor manşetinde ilginç bir haber göze çarpıyordu:

TÜRK ANTRENÖR FETHİ DEMİRCAN, WEST-HAM UNİTED’TA MENECER YARDIMCILIĞINA GETİRİLDİ.

Ünlü Arsenal Kulübü’nde bir sezon asistanlık yapan Türk antrenör Fethi Demircan, İngilizlerin Birinci Lig takımı olan West-Ham United’ta  menecer yardımcılığına getirilmiştir.

Macaristandan sonra İngiltere’de katıldığı iki antrenör kursunu da bitiren F. Demircan, West-Ham United gibi büyük bir kulüpte çalışmak benim için büyük şans. Görgümü ve tecrübemi artırdıktan sonra Türkiye’ye döneceğim demiştir.

İngiltere’deki kurslarda modern futbol yenilikleri hakkında geniş bilgi toplama imkânı bulduğunu söyleyen Demircan, daha sonra şöyle konuşmuştur: ‘Ünlü futbol adamları olan Allen Wade, Dettmar Cramer, George Knobel ve Artori Brezanczyk ile beraber olma fırsatı buldum. Daha önce de Macaristan’da kurs gördüğüm için futbolda söz sahibi iki ülke arasında bazı kıyaslamalar yapabilme imkânına sahip oldum.

HERKESİN İLK SÖZÜ  KONDİSYONDUR

Öte yandan sadece antrenör kurslarına katılmakla kalmayıp kondisyon okuluna da devam ettiğini belirten genç antrenör sözlerini şöyle bitirmiştir: ‘İngiliz, Polonyalı veya Macar antrenörlerle konuştuğum zaman herkesin ilk sözü kondüsyon oldu. Bugün her spor gibi futbolda da kondüsyonun büyük rolü olduğu kabul edilmiş durumda. Bu sebepten kondüsyon okulunda inceden inceye bu konu üstünde durdum. Türkiye’ye her konuda bilgi sahibi olan bir antrenör olarak dönmek istiyorum.'

demrcangs2Anlaşmaya varmıştı Demircan Hoca ama çok ilginç bir dönem yaşandığının henüz farkında değildi. Çünkü tam o esnada kaderini değiştirecek bazı sıra dışı olaylar yaşanmak üzereydi. West Ham United takımında yardımcı hocalık yapamayacaktı çünkü Galatasaray Kulübü onu çoktan gözüne kestirmişti.

Ordudaki assubaylık görevinden sonra, gönül verdiği futbol için kendisine yeni, yepyeni bir kariyer arayan adam, engelleri bir bir aşıyordu. Sıfırdan başlamış ta İngiltere’ye kadar gelmişti. Üstelik burada tutunabilmişti. Dimdik ayaktaydı. Torpili yoktu, hatırlı tanıdıkları yoktu, sponsor desteği sunan yoktu. Bütün zorlukları kendi yüreğiyle kendi bilgeliğiyle yeniyor, her şeyin üstesinden geliyordu.

İşte şimdi şans yüzüne gülüyor, önüne koca bir kapı açılıyordu. Türkiye’nin anlı şanlı kulübü Galatasaray, ona yardımcı hocalık teklifi sunuyordu. (Devam Edecek)

 

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek alıntılanmasında/kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

NOT–1: Kaynakça, yazı dizimizin son bölümünde takdim edilecektir.

NOT–2: Bu yazı, internet üzerindeki çeşitli basın-medya sitelerindeki ve özellikle Milliyet Gazete Arşivi’ndeki haber, yazı, bilgi ve yorumlardan derlenerek hazırlanmış ve yazar tarafından yorum ve değerlendirme yapılmıştır. Aynı zamanda Sevgili Fethi Demircan Hocamızın anı, bilgi ve değerlendirmeleri de dikkate alınmıştır. Yani bu yazı bir tür derleme, inceleme, değerlendirme ve yorumlama çalışmasıdır.

NOT–3: Yazı dizisinde yer alan resimler, haber amaçlı olarak, çeşitli internet sitelerinden temin edilmiştir.

Yayınlandığı yer BUYUTEC