Perşembe, 21 Aralık 2017 12:45

Çünkü Asubay!

 12

 

  Çünkü Asubay

 

  

  SENE: 2017, Şeb-i Yeldâ  

 

 Türkiye Cümhuriyeti Ordusunda

Bizlerin  Assubay  veya  Astsubay   olarak bildiği kelime hakkında

Bugün burada son sözü söyleyeceğiz, inşallah!


 Assubay  mı diyorsunuz?

  • Sahtekâr zâbit Kâzım’ın ağzı ile konuşuyorsunuz!


 Astsubay  diyor iseniz şâyet,

  • Bu kez de sahtekâr subay Rifat’ın ağzı ile konuşuyorsunuz!

 Assubay  değil ise

 Astsubay  da değil ise

Peki, nedir bu kelimenin aslı kökü acap?

Bugün, hak zuhûr edecek

Ve dahi

Bâtıl, burada zâil olacak, evvel Allah!

     Suyu, pınarın gözesinden içmeli, değil mi?     

Yerimiz dar, vakdimiz sınırlı!

Haydi, buyurun öyleyse...

 

*  *  *  *  *

 

  

  SENE: 1926  


Türkiye Cümhuriyeti Ordusu zâbitan heyetinin

Arapca ve Farsca olan rütbe isimleri aşağıdaki gibi idi.

 

863

 

*  *  *  *  *

 

  

  SENE: 1934  

 

Birinci Reisicumhur ATATÜRK,

Arapca  ve  Farsca  olan asker rütbe isimlerinin Türkceleşdirilmesini emretdi.


Hazırladığı kânun teklifine TBMM,

Aşağıda gördüğünüz üçüncü maddeyi ekledi.

 

1

 

*  *  *  *  *

 

 

     SENE: 1935  

 

Arapca  ve  Farsca  menşeli olan asker rütbe isimlerine "Öz Türkce" karşılık türetmek için kolları sıvayan İcrâ Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu),

Hazırladığı Kânun taslağını Reisicumhur ATATÜRK’e arz etdi.


 

Reisicumhur ATATÜRK;

 Astsubay  şeklinde hazırlanıp kendisine arz edilen rütbe ismini

Bizzat kendisi  Asubay  şeklinde tâdil etdi.


Bu tâdili de aşağıda gördüğünüz üzere şiir gibi izah etdi.

 

2 

 

*  *  *  *  *

 

   

  SENE: 1935  

 

T.C. Büyük Erkânıharbiye Reisliği

Rütbe ve Birliklerin Öz Türkce Karşılıkları” isimli kitabı neşretdi.


Bu kitabın içine ekledikleri tamimler ile Devlet dâireleri;

Asker rütbe isimleri ve bâzı askerî terimlerin

Bu kitapda yer alan Öz Türkcelerinin kullanılmasını emretdi.

 

  • 19 Şubat 935: Büyük 

    Erkânıharbiye 

    Reisi Mareşal Fevzi ÇAKMAK
  • 19 Şubat 935: Büyük 

    Erkânıharbiye 

    Reisliği
  • 17/11/935-İstanbul: Türk Dili Tetkik Cemiyeti (T.D.T.C) Başkanı Saffet ARIKAN
  • Başvekil İsmet İNÖNÜ 

 

3

403

5

6

 

 

 

 

 

 

Bu kitapdaki;


  • " Asubay " kelimesinin “ zâbit vekilliği ( asteğmen ) anlamına geldiğine,

Ve dahi

  • Bize bugün “ üstçavuş ” olarak yutdurulan kelimenin aslının da “ üsçavuş ” olduğuna dikkat ediniz. 


Aynı çalışma kapsamında Birinci Reisicumhur ATATÜRK;


 Erkânıharbiyei Umumiye ” olan askerî tâbiri de

" Genelkurmay ” olarak tâdil etdi.

 

genkur

 

Büyük Erkânıharbiye Matbaasında basdığı bu kitabın bugün itibârı ile bir nüshasının

Genelkurmay Başkanlığının kendi kütüphânesinde bile olduğunu zannetmiyorum.

 

Neşredildiği 1935 senesinden bugüne kadar geçen 82 seneden beri

 Rütbe ve Birliklerin Öz Türkce Karşılıkları isimli bu kitabı

İlk kez sizler görüyorsunuz.


 

*  *  *  *  *

 

  

  SENE: 1935  

 

TBMM’de kabul edilen Ordu Dâhili Hizmet Kânunu  ile yeni rütbe isimleri resmen kullanılmaya başlandı.


Bu kânun ile Türkiye Cümhuriyeti Ordusunun askeri;


1. Erbaş 


2. Subay  olmak üzere iki sınıfa tefrik edildi.


7

 

Yukarıda gördüğünüz bu kânundaki  Asubay ” tâbiri;

  •  Yarsubay ,
  •  Asteğmen ,
  •  Teğmen ,
  •  Yüzbaşı  rütbelerinin “ ortak isimi ” oldu.

 

 

*  *  *  *  *

 

   

  SENE: 2014  


Yukarıdaki sayfada gördüğünüz rütbe isimleri kitabının sâhibi ve

Türk Dil Kurumunun 11 sene Başkanlığını yapan Prof.Dr. Sayın Şükrü Hâlûk AKALIN ile

Görevli olduğu üniversitedeki kendi makâmında bizzat görüşdüm

Ve dahi

Bu sayfada okuduğunuz bilginin bir kısmını Sayın AKALIN’dan aldım.

  

8

 

Asubay kelimesi hakkındaki hakikâtin gün ışığına çıkartılması için

Gösderdiği yakın ve samimi alâkadan dolayı

Bütün Asubaylar adına Şükrü Hocama teşekkür ediyorum.

 

*  *  *  *  *

 

   

  SENE: 1938  


Reisicumhur ATATÜRK’ün bizzat kendisinin   Asubay   şeklinde türetdiği kelimeye

Ne hazindir ki ilk tecâvüz eden ATATÜRK’ün zâbiti oldu.

 

Aşağıda gördüğünüz kânunun esbâbı mucibesi (gerekcesi) şu idi;

 Assubay ” rütbe kümesine dâhil olan;

  •  Teğmen  tâbirini  üstteğmen, 
  •  Asteğmen  tâbirini  teğmen, 
  •  Yarsubay  tâbirini de  asteğmen  olarak tahvil etmek idi.

 

Fakat ne var ki Mirlivâ Kâzım SEVÜKTEKİN isimli İngiliz çaşıtı bir zâbit,

Meclisde binbir türlü sahtekârlıklar yapdı

Ve dahi

Asubay kelimesindeki  “ s ” harfinin yanına 1938 senesinde bir “ s ” harfi ilâve etdi.

" Asubay tâbirini de böylece  " Assubay "  yapdı.

 

Bu kânun ile ilk defâ uydurdukları " Assubay " tâbiri bu kez de;


  •  Asteğmen, 
  •  Teğmen, 
  •  Üstteğmen, 
  •  Yüzbaşı  rütbelerinin "ortak ismi" oldu.

 

9

 

*  *  *  *  *

 

   

  SENE: 1951  


İnsan, ölmeye; hâin de hâin olmaya görsün!

Sırtını döndüğü zâbitler, ATATÜRK’ün bu emânetine hıyânet etmekde birbirleriyle yarışdı...


Ne de olsa ağacın kurdu, kendi gövdesinde idi.

Çaşıt ve sahtekâr Mirlivâ Kâzım’dan sonra

Bu kez de Askerî Hâkim unvânlı bir Korgeneral, harama uçkur çözdü!


Aşağıda gördüğünüz 5802 sayılı kânunun esbâbı mucibesi (gerekcesi);


" Gedikli Erbaş "  dedikleri “ortada sandık” askerleri “ Assubay "lığa terfi(!) etdirmek idi.


Ancak ne var ki;


TBMM’de, vekillerin gözü önünde kıvrak bir kalem hareketiyle sahtekârlık yapan Korgeneral Rifat TAŞKIN

 

Assubay kelimesindeki iki “ s ” harfinin arasına “ t ” harfini paslı bir hançer gibi sapladı.

 

10

 

*  *  *  *  *

 

   

  SENE: 1951  


Aşağıda gördüğünüz Kânun TBMM’de görüşülürken

Türk Milletini temsil eden vekillerden bir dânesi dahi

 Astsubay  kelimesini nerenden uydurdun, ey subay Rifat TAŞKIN, diye sormadı...


Eski Tüfek,

Bu kelimeyi sahtekâr subay Rifat TAŞKIN’ın neresinden uydurduğunu biliyor da!


Şimdi aklından geçenleri şuraya bir dökse hani!..

Ortalık toz duman olur!..


Rifat TAŞKIN'ın sahtekârlık ile bu kânuna sokuşdurduğu “ Astsubay ” kelimesi;


  •  Çavuş ,
  •  Üstçavuş ,
  •  Başçavuş ,
  •  Kıdemli başçavuş   rütbelerinin “ ortak isimi ” oldu.

 

 5802-1

  

ATATÜRK'ün subayları olduğunu söyleyen sahtekâr subaylarımız

ATATÜRK'ün türetdiği " üsçavuş " kelimesini de kânunsuz olarak "üstçavuş" yapdılar.

*  *  *  *  *

5802 sayılı  Astsubay ” Kânununu hazırlayan sahtekâr subaylarımız şöyle dedi;

Muhtelif kânunlarda geçen “ astsubay ” adı “ subay ” olarak değiştirilmiştir.

 

5802-2

  

Fakat bunu diyen kerizci subaylarımızın hepsi ağızlarını domaltarak koca bir yalan söyledi.

Zere

O güne kadar yapılan “muhtelif kânunların hiçbirisinde  “ astsubay ” adı yok idi.

  

 

*  *  *  *  *

 

  

  SENE: 2017, Şeb-i Yeldâ;  

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti;

1923 senesinde 364 sayılı kânun ile teşkil edilmiş bir kânun devletidir.

Hükümran devlet olmanın temel hususiyeti kânun yapabilme kudretidir.

Kânun ile ihdâs edilen bir husus ancak başka bir kânun ile tebdil edilebilir.

" Asubay " kelimesi de kânun ile ihdâs edildi ve ancak yeni bir kânun ile tebdil edilebilir idi.

Fakat

Kânun devletinin sahtekâr subayları, devletin kânununu tanımadılar!..


  • ATATÜRK’ün bizzat türetdiği

Ve dahi

  • Askerî mevzuâtımıza 1935 senesinde 2771 sayılı kânun ile dâhil edilen “ Asubay" tâbirini;

Kâzım isimli sahtekâr bir zâbit 1938 senesinde kânunsuz olarak “ Assubay ” şeklinde tahrif etdi.

Rifat isimli sahtekâr bir subay da 1951 senesinde kânunsuz olarak “ Astsubay ” şeklinde tahrif etdi.

 

*  *  *  *  *

 

    

  SENE: 2017, Şeb-i Yeldâ;  

 

 emekliassubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemizi

  • hergün ilk kez duyan,
  • İlk kez gören,

      Ve dahi

  • Bu köşemizdeki makâlelerimizi ilk defâ bugün okuyan insanlarımız, meslekdaşlarımız hep olacak.

 

Makâlelerimizi ilk kez görenler haklı olarak

  •  Assubay ”  veya “ Astsubay ” olması lâzım,
  • Nereden çıkdı bu “ Asubay ” diyecekdir.

 

Birisine 40 kere deli der iseniz şâyet
O kişi bile bir süre sonra kendisinin deli olduğuna inanabilir.

40 kere demek şöyle dursun, sahtekâr subaylarımız, Türk Milletine;

  • 79 seneden beri “ Assubay ”,
  • 67 seneden beridir de “ Astsubay ” diyor, dedirtiyor.

 

ATATÜRK’ün bize vediâsı “ Asubay ” tâbirini kabul ettirebilmemiz için

 

 Asubay ” kelimesini bizim en az 160 sene söylememiz, anlatmamız gerekecek.

 

 

*  *  *  *  *

 

  

  SENE: 2017, Şeb-i Yeldâ;  


  Canlar, dostlar!

Gözlerinden öpdüğüm kıymetli küçüklerim

Ve dahi

Ellerinden öpdüğüm muhterem büyüklerim;


ATATÜRK’ün zâbiti olduğunu söyleyen iki şerefsizin

ATATÜRK’ün vediâsı olan  Asubay   unvânına tecâvüz edişinin

14 kareye sığdırdığımız 80 senelik hikâyesi

İşde, beyleyken beyle!..

 

 

Sahtekâr iki zâbitin 1938 ve 1951 senesinde yere düşürdüğü ATATÜRK’ün bu çok kıymetli vediâsına

Eski Tüfek mahlaslı Şükrü IRBIK

2015 senesinde bir hayat öpücüğü verdi.


Türkiye Cümhuriyeti Ordusu ve “ Asubay ” dedikleri “ ortada sandık ” bu asker sınıfı var oldukca da

 Asubay  unvânı,  Asubaylar  ile birlikde var olacak, evvel Allah!


 Niçin Asubay? ” diye bugün soranlara imdi söyleyelim;


  Çünkü, hep  Asubay  idi.  


 Asubay  unvânını bugün kullanmak bir tercih meselesi değil

Fakat

ATATÜRK’ün vediâsına sâhip çıkmak ya da inkâr etmek meselesidir.


Kimileri için ölmek, düşünmekden bile daha kolaydır!

Siz, kolaycı olmayın!

İnsana, düşünmek yakışır!

 

Suyu, pınarın gözesinden içmeli, değil mi?

  

brove

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

 

Yayınlandığı yer ESKİ TÜFEK
Salı, 24 Ekim 2017 11:42

Asubay Tefrikası -6-3

kapak-6-3

Ey Çadırcı! Söyle bana;

Şu serviyle süsen niye dillere desdân?

Niye hep onlara benzetilir hür insan?

Birinin on dili var, boşboğazlık etmez,

Ötekinin yüz eli var, el açmaz ondan!

*  *  *  *  *

Türkiye’nin en çok aldatılan insanlarının

Asubay” denilen askerler olduğunu anlatmak için yazmaya başladığımız

Asubay Tefrikası isimli makâlemizin altıncı bölüm, birinci kısımında;kapak-6-1

Asubayların özlük hakları konusunda;

  • İcrâ makâmı” olan Genelkurmay Başkanlığı ile M.S.B,
  • Temsil makâmı” olan TEMAD,

               Ve dahi

  • Meselenin asıl muhatabı emekli ve muvazzaflarının gündemine göre,

Asubay taleplerinin neler olduğunu gördük.

*  *  *  *  *kapak-6-2

Asubay Tefrikası isimli makâlemizin ikinci bölüm, ikinci kısımında;

Cârî mevzuâtımıza göre “astsubay” dediğimiz “ortada sandık” asker sınıfının

Deniz Kuvvetlerimizde teşkil edilmesinin gizli ve sinsi maksadını fâş eyledik!

Bahriye Nâzırı Mürteşi Müşir Hasan Hüsnü Paşa,

Gedikli” diye tesmiye etdiği bu “ortada sandık” sınıfı 1890 senesinde bahriyemizde niye teşkil etmiş idi?

Kazancı, çarkcı, ateşci, elektrikci, torpidocu gibi can tehlikesi olan ve insan sağlığına son derece zararlı bu meslekleri;

  • Zâbit” değil
  • Ve fakat “zâbitden başka

              Ve

  • "Zâbit"den çok daha ucuza çalışdırılacak “başka bir asker sınıfı” yapacak
  • Hem de tıpkı “müebbet kürek mahkûmları” gibi, bu tehlikeli meslekleri, ömür boyu yapacaklar
  • Ve dahi
  • Bu tehlikeli

     meslekleri, ömür boyu yapar iken de

  • Zâbitin” yerine “gedikli" ölecek idi.

Bahriye zâbitân heyetimiz;

  • 1890 senesinden evvel, zâten "gemi güvertesinde göt gezdiriyor" idi,
  • Gedikli” sınıfının teşkil edilmesi ile, 1890 senesinden sonra da "gemi güvertesinde göt gezdirmeye" devâm edecek idi.

*  *  *  *  *

Şu anda okuduğunuz üçüncü kısımında;

  • Astsubay” dedikleri asker sınıfının Hava Kuvvetlerimizde teşkil edilmesinin kan donduran maksadını,
  • Üç vakde kadar neşredeceğimiz dördüncü kısmında ise inşallah,

Astsubay” sınıfının Kara Kuvvetlerimizde teşkil edilmesinin dehşet verici sebebini fâş eyleceğiz!

*  *  *  *  *

Başbakanlıkda memur bir arkadaşım ile ferhande sohbet ederken kendisinden işitdim!

Rahmetli dedesi şöyle der imiş; “Kendi gelen, zemzem olur!

Kendimiz düşündük,

Kendimiz araşdırdık,

Kendimiz yazdık, çizdik!

Sonra da

Buralara kadar kendimiz geldik!

Yukarıdaki vecizin hükmü icâbı size de artık

Kendiliğinden gelen bu makâlemizi “zemzem” niyetine "içmek" kalıyor!..

*  *  *  *  *

Bilgelik çadırları dokudun mu? Dokudun!

Dert potasında yandın, kül oldun mu? Oldun!

Bir pula satdılar mı seni, kader çarşısında? Satdılar!

Ölüm cellâdı geldi, boynunu vurdu mu? Vurdu! 

Peki, sana kötü diyen var mı şu dünyâda? Var!

Aldırma be Hayyâm; sana kötü diyen, kendi hâline yansın!..

Çünkü;

Dünyâ üç beş bilgisizin elinde;

Onlarca her bilgi kendilerinde.

Üzülme; eşşek, eşşeği beğenir:

Hayır var, sana “kötü” demelerinde.

*  *  *  *  *

Bildiğiniz üzere Hava Kuvvetlerimiz, ilk üç kuvvet içinde en genç olanı...

Kuruluş târihi konusunda “târih uğrusu” havacı beyaz subaylarımız bir takım sinsi ve hâince dolap-tezgah çevirseler de

Hava asubaylığının teşkil edilmesindeki gizli maksatları hem çok kısa hem de çok çarpıcı...

Bu sebepden dolayı evvelâ hava asubaylığını anlatalım ve geçelim.

Çünkü Kara Asubaylığının tertip edilmesi konusunda kelimeleri epeyi yoracağız, inşallah!..

*  *  *  *  *

Askerî havacılığımızın filim makarasını günümüzden tam 101 sene öncesine sarmadan evvel

Filim yapımcıları

Ve hele de

Onların arkasına gizlenen beyaz subaylarımızın asubaylığa bakışını fâş eylemesi bakımından

Bu konuda çekilen iki filimden kısaca söz etmek isdiyorum.

Meraklıları bilir!  Askerî havacılığımızı anlatan, benim bildiğim önemli iki filim var;

Birincisi, 1963 senesinde çekilen “Şafak Bekcileri.

İkincisi de 2011 senesinde çekilen “Anadolu Kartalları.

Künyelerine bakdığımızda;

Bu filimlerin çekilmesinde zamânına göre hem çok para harcandığı

Hem de

Hava Kuvvetleri Komutanlığımızın doğrudan ve çok önemli yardımları olduğunu görüyoruz.

Mekân tahsis etmiş, uçakları vermiş, hava üssündeki havacı askerleri bu filimlerde bilâ ücret oynatmış...

Hele “Anadolu Kartalları”’nın bir oyuncu zümresi var ki!

Holivud filimlerine bile taş çıkartacak kadar kalabalık hani!

Hava Kuvvetlerimizin sözde 100’üncü kuruluş yıldönümü anısına çekilen bu filfilli filim için

Birileri tam 10.000.000 Coni Doları harcamış

Ve dahi

Türk sinemasının o güne kadar çekilen “en pahalı filimi” olarak târih yazmışlar!

Fakat bu filimi, 1963 yapımı Şafak Bekcileri kadar bile seyreden olmamış!

Yapdığı hâsılât sâdece 5.810.196 Coni Doları...

Değirmenin suyu acap nereden geldi, agalar?..

Bu hakikât bir yana, biz gelelim bu filimlerde oynatılan havacı asubaylara...

Şafak Bekcileri’ndeki KARADAYI;2

  • Uçağı tâmir eder; gazını, tuzunu tamamlar, uçuşa hazırlar,
  • Uçuşa giden subayın kaskını taşır, emniyet kemerini takar,
  • Uçuşdan dönen subayı karşılar, kaskını, çantasını taşır.
  • Aklı başında pilot subaylarımız, babası yaşındaki asubaylara bugün bile "ağabey" diye hitap eder. Fakat KARADAYI cip sürerken, yanında oturan çocuğu yaşındaki üsteğmen O’na bu filimde “Gazla KARADAYI!” diyebilir!
  • Ancak ne var ki bütün bunları yapan o asubayın bu filimde adı yok!
  • Canını emânet etdikleri bu asubaya, pilot subaylarımız sâdece “Soyadı” ile hitap eder. Emrindeki yeyit Er Memo da O'na “Başgediklim” der.
  • Pilot olmak için can atmış fakat olamamış KARADAYI da bu filimde olmasa ki o da subay olan kızı ve şehid pilot subay oğlu sâyesinde olmuş, bu filimde asubaylar yok zannedersin! Sanki Hava Kuvvetlerimizde subaylarımızdan başka asker yok!..

 

 

 Bu filimi 27 Mayıs'ın karanlık suratlı darbeci subaylarının gölgesinde çeken Göksel ARSOY’a diyeceğimiz bir söz yok elbet!

 Çünkü Göksel ARSOY, asker değildir. Babasının işci olarak çalışdığı Kayseri Hava üssünde doğmuş, havacılık sevgisi ile büyümüş. Üsdelik çok isdediği hâlde, babasının itirâzı üzerine pilot olamamış bir sinema oyuncusudur. Şafak Bekcileri'ni çekmesinin sebebi de işde, içinde ukde olan bu havacılık tutkusudur.

 Bakırköylü Göksel bey, darbeci Muhsin BATUR’ların idâresindeki Hava Kuvvetlerimizin;

  • Asubayları adam yerine bile koymayan ceberrut

              Ve dahi

  • Her boku bilen subaylarının tezgahlayıp eline tutuşdurduğu senaryoya göre filimini çekdi...

 

Burada sözümüz, "asubay" dedikleri "ortada sandık" askerlere, havacı zübük subaylarımızın bakış açısıdır elbetde.

Bu konuda bir hususu da yeri gelmiş iken burada anlatmayı kendime bir borç biliyorum.

Bu hâtırayı bana, 1951 neşetli Hava Makinist Asubay Sayın Ahmet KISA, bıldır anlatdı.

2a

Şafak Bekcileri filmi gösderilmeye başladığı senelerde Ahmet Bey, Bandırma Hava Üssünde görevlidir. Ankara, İstanbul ve Eskişehir'de filimi seyreden asubay arkadaşları Ahmet beyi ararlar. Bu filimde, Asubayları tahkir ve tezyif eden sahneler olduğunu söylerler.

Ahmet Bey, mesleğine olan saygısından dolayı bu kötü muameleyi kabul edemez. Asubay arkadaşları ile bir araya gelir ve Bandırma Polis Karakoluna giderler. Komiser Muzaffer TUNÇBİLEK'den, bu filimin Bandırma sinemalarında gösderilmesini engellemesini isderler. Komiser Muzaffer, 27 Mayıs subay darbesinde subayların sillesini yemiş ve haksız yere hapis yatmış bir polisdir. Fakat hapisdeyken de asubayların çok yardımını görür. Bu sebepden dolayı asubaylara olan minnet borcunu ödemek isder. Hemen bekcileri odasına çağırır ve emir verir.

O senelerde Türkiye’de hâsılât rekoru kıran Şafak Bekcileri filminin

Bandırma’daki sinemalarda gösderilmesini böylece yasaklatır.

Bu vesile ile Aydın Efesi Sayın Ahmet KISA’ya selâm ediyor, ellerinden saygı ile öpüyorum.

*  *  *  *  *

Anadolu Kartalları isimli bu rezil filimde bakınız, "asubaylar" ne yapıyor;1a

  • Uçağı tâmir eder; gazını, tuzunu tamamlar, uçuşa hazırlar,
  • Uçuşa giden subayın kaskını taşır, kemerini takar,
  • Uçuşdan salimen dönsün diye subayın arkasından dualar eder,
  • Uçuşdan dönen subayı karşılar, kaskını, çantasını taşır,
  • Geri dönmeyen pilotun dolabını boşaltır,
  • Yüzbaşının arabasını tâmir eder,
  • Üsteğmen, “makinist” dediği O’nu önce haksız yere "tersler."
  • Sonra da kendi kusurunu perdeleyip özür dilemekden kurtulmak için bir tepsi baklava ile gönlünü alır(!)
  • Bütün bunları yapan havacı asubayın adı sâdece “Şef” dir.
  • Subaylar için “gökyüzünde uçmak” âdetâ bir “kader” oluyor,
  • Asubaylara ise “ne olursan ol, gene gel!” dedirtiyorlar.
  • Bu filimde havacı asubaylara tam da “ikinci sınıf” bir “Polyannacılık” oynatmışlar. İsmini bile tefaffuz etmeye tenezzül etmedikleri “Genç Makinist Astsubay” Cem USLU’ya; “Sen de hiç uçmak isder miydin?” şeklinde ahmakca ve küstahca bir suâl soruyorlar sonra da aynı asubaya “çok, çok isderdim!” dedirtiyorlar.
  • Fakat “uçmayı çok isdeyen” bu havacı asubayı “uçakların görevden sapa sağlam dönmesine” râzı ediyorlar.
  • 119 dakikalık filimin sâdece 2 dakikasında asubay var. Bir dakikasında dallama bir subay, asubayı haksız yere azarlıyor. Diğer dakikasında ise gene aynı dallama subay, hıyarlığını kendince telâfi etmeye çalışıyor. Bu iki sahne ile seyircinin şuuraltına şu tehdit gönderiliyor; sopa da subayın elindedir, havuç da!..

  • Havacı subaylarımızın hepsi baş oyuncu olmuş! Filimin hangi karesine baksanız subay görüyorsunuz. Hava Kuvvetlerimizde sâdece subaylarımız var sanki. Subaylarımız doyasıya yiyor, kusasıya içiyor; çılgınca dans ediyor; delice seviyor, sevişiyor; koşuyor, uçuyor, vuruyor; yeri gelince de “makinist” dediği asubayına kızıp bağırmayı kendine hak biliyor...

  • Asubayları ise gabi, nobran, duygusuz; seveni, bekleyeni olmayan; subayın uçurduğu uçağı tamir edip uçağın gazı-tuzu, boku püsürü ile meşgul olan bir “makine” gibi tanıtmış şerefsizler...
  • Havacı asubaylar söz konusu olunca tam bir inkâr tezgâhı var burada. Bu filimde oynatdıkları asubayların hiçbirisine isimleri ile hitap etmemiş şerefsizler. Kimisi "Şef" demiş, kimisi de "makinist" demiş. Filimin sonunda gösderilen oyuncu isim lisdesinde bile asubayların adı yok! İsimlerini “Genç Makinist Astsubay”, "Naci Dizdar", “Astsubay Çavuş Dalaman”, “Bakım Astsubay Eskişehir”, Bakım Astsubay İzmir” şeklinde yazmış gerzekler...
  • Öyle ki, asubaya, vatan uğruna ölmeyi bile yasak etmişler! Vatan söz konusu olunca sâdece havacı subaylarımız ölüyor!


 

 Hava Kuvvetlerimizin “makinist” ya da “şef” dediği "asubaylara" bakışını yansıtması açısından bakıldığında

 Anadolu Kartalları isimli bu kepâze filim, 48 sene evvel çekilen Şafak Bekcileri’nin bile çok gerisine düşmüş. 

Kırık-dökük” de olsa Hava Kuvvetlerimizde bugünkü subay-asubay silahdaşlığını bile anlatamamış şerefsizler. 

Seyirci sayısına ve hasılâtına bakdığımızda;

  • Bu filimin, Türk milletinin gönlüne ve rûhuna hitap edemediği,
  • Bu sebepden dolayı da vatandaşın Anadolu Kartalları’na hiç rağbet etmediği açıkca görülüyor!

 

1963 yapımı Şafak Bekcileri’nin bıyıklı KARADAYI”’sı ile

3

2011 yapımı Anadolu Kartalları’nın isimsiz ve bıyıksızŞef”inin

Bu memleketin topraklarındaki kaderleri

İtilen, kakılan, dövülen, yevmiyesi verilmeyen

Ve daha da kötüsü

Hep “olduğu yerde otlamaya mahkûm edilen

Sinemamızın unutulmaz sanatcısı Yadigar EJDER ile

 Hep “ikinci sınıf” ve “ucuz emekci” olmak konusunda birleşdi!..

Biliyorum;

Şafak Bekcileri ve Anadolu Kartalları isimli bu filimler hakkında ilk kez böyle yorumlar işitdiniz!

Bu tesbitleri de emekli SG asubay Eski Tüfek ben Şükrü IRBIK gündeme getiriyorum...

Şafak Bekcileri’ni 1963 senesinde çekdiler,

Anadolu Kartallarını daha şunun şurasında 6 sene evvel, 2011 senesinde çekdiler.

Her iki filim arasında tam 48 sene “zamân” farkı var. Bu süre içinde dünyâlar yıkıldı, yeni dünyâlar kuruldu.

Ve fakat

Asubaya biçilen gömlek ve revâ görülen muâmele hususunda

Her iki filimi çeken ve çekdiren şerefsiz zihniyetler arasında en ufak bir fark var mı,

Onu da siz söyleyin gayrı!..

*  *  *  *  *

Asubaylar hakkında böyle muzâhir sözler etdiğim için3a

Beni, asubayları savunan bir asubay zannetmeyin sakın!

Çünkü değilim! 

Bu konuda bugüne kadar epeyi söz söyledim.

Bugün mevcut olan vatan hâini zihniyetden bir şey talep etmiyorum!

Ordumuzun “astsubay” dediğimiz askerleri,

Anayasamıza göre gayri meşrûdur, gayri kânûnidir.

Bu “uyduruk ” ve “ortada sandık”  asker sınıfı bir an evvel ilgâ edilmelidir.

Bu hakikâti, belgeleri ile birlikde yiğitce söyleyen ilk asubay da gene ben Eski Tüfek Şükrü IRBIK oldum.

19 Ağustos 2016 Cuma neşretdiğim Açık Mektup isimli makâlem ile de

Bu fikrimi dosda, düşmâna alenen ilan etdim.

*  *  *  *  *

Beyaz zâbitân heyetimiz;

Şafak Bekcileri ve Anadolu Kartalları isimli filimlerde asubaylara yapdıkları muamelenin aynısını

Ve hattâ

Daha kötüsünü 1916 senesinde yapdılar.

Yapdıkları bu şerefsizliği de 1969 senesinde yazdıkları bir kitapda itiraf etdiler.

Makâlemizin bu kısmında ele alacağımız “pilot küçük zabitlik” konusunda biz,

İşde, bu kitaba kalem batıracağız, inşallah.

*  *  *  *  *

B. Havâî (Kara Havacılık) Ordumuzda “Pilot Küçük Zâbit” Sınıfının Teşkil Edilmesinin Sebebi;

Kuvvâ-î Havâiyyemizde “küçük zâbit” denilen asker sınıfından “pilot” yetişdirilmesinin sebebini anlamak için fazla yorulmadık!..

Çünkü

Merd-i kıptî şecaât arzederken sirkatin fâş eyler imiş ya!..

Genelkurmay Başkanlığımız işde, tam da böyle yapmış!

Lâkin,

Bu kan donduran “sirkati” fâş eylemeden evvel

Askerî havacılığımız hakkında kısa bilgiler arz edelim.

*  *  *  *  *

Hava Kuvvetleri Komutanlığımızın târihcesine bakarsanız, kuruluş senesinin 1911 olduğunu görürsünüz.

İngiliz milletinin buhar gücünü keşfetmesi ile başlayan dünyâyı sömürme yarışı,

Buhar makinesinden çok daha verimli ve kullanışlı olan “içden yanmalı motorun” icâd edilmesi ile birlikde

Çok daha yeni ve çok daha acımasız bir nitelik kazandı...

Pistonlu motoru icâd eden Amerika ve Avrupa devletleri;

Ȃdem baba - Havva anamızdan beri insanlığın en büyük hayâlinden birisi olan uçmayı mümkün hâle getirdi. Avrupalı insanların “havadan ağır makine” ismini verdiği piston motorlu uçağı;

  • Dünyâda ilk imâl eden

              Ve dahi 

  • Bu makineyi 1903 senesinde ilk uçuran millet, Amerika oldu.

*  *  *  *  *

  • Dünyâda motorlu ilk uçağı imâl eden devlet, ABD
  • İmâl etdiği uçağı dünyâda ilk uçuran devlet, ABD
  • Uzaya ilk kez insan gönderen devlet, ABD
  • İcâd etdiği günden beri kendi uçağını kendisi imâl eden devlet, gene ABD

              Ve fakat

  • Kendi Hava Kuvvetleri Komutanlığını ABD, ancak 1947 senesinde teşkil edebildi.

Çünkü bu seneye kadar girdiği iki Dünyâ Harbinde de askerî havacılık faaliyetlerini, Amerika’nın kara ordusu deruhde etdi.

Üsdelik Amerika,

Kendi müstakil hava kuvvetleri komutanlığını da ancak 1947 senesinde, şu kânun ile teşkil etdi.

4


        Bölüm 201.

   (a) Savunma Bakanının başkan olduğu Millî Askerî Teşkilât kurulmuşdur.

   (b) Bu kânunun ikinci maddesi ile teşkil edilen diğer bütün kurum ve kuruluşları ile birlikde Millî Askerî Teşkilât;

        Kara  Kuvveti, Deniz Kuvveti ve Hava Kuvveti Bakanlıkları’ndan müteşekkildir.

 

 

*  *  *  *  *

Elin gevuru;

Kendi hava kuvvetlerini teşkil etdiği târihde; kendi imâl etdiği “jet motorlu” uçakları uçuruyor idi...

Fakat bizim her boku bilen hâin ve beyaz zâbitân heyetimiz ise;

Hava kuvvetlerimizi kurduğu târihde; masabaşında kendi imâl etdiği “kağıtdan uçakları” uçuruyor idi!..

İçinde yaşadığımız 2017 senesinde de durum hâlâ aynı değil mi?..

*  *  *  *  *

Yüzbaşı Fesa ve Mülazim-ı evvel Yusuf Kenan beyleri pilotluk eğitimine gönderdiğimiz

Ve dahi

Havacılıkda Avrupa’nın en ileri devleti olduğunu zannetdiğimiz Fransa bile

Kendi “müstakil hava kuvvetlerini” 1934 senesinde kabul etdiği "kânun" ile ancak teşkil edebildi.

Lâkin gel gör ki;

Uçak imâl etmek şöyle dursun,

Satın alıp uçurduğumuz uçağın tekerinin cıvatasını bugün bile imâl edemeyen ahlâksız hava subaylarımız ise

Bizim “müstakil” hava kuvvetlerimizi taa 1911 senesinde teşkil etmişler(!) Helâl olsun vallahi!..

Üsdelik,

  • Devletimizin padişahı sarayda oturur iken,
  • Sadr-ı Ȃzamı Sadâretde durur iken,

Harbiye Nâzırlığındaki bir Paşa’nın imzâladığı bir kağıt parçası ile...

Bu soysuzlar, Osmanlı Devletini babalarının çift öküzlü çiftliği zannediyorlar, zâhir!..

Yalan söylemenin de bir haddi, hududu olur da!..

Fakat hava kuvvetleri komutanlığımızın böbürgen ve fakat böbürgen olduğundan daha fazla sömürgen;

Kurnaz ve fakat kurnaz olduğundan daha fazla ahmak subayları,

Hava Kuvvetlerimizin kuruluş târihi konusunda had, hudud tanımamışlar!

27 Mayıs subay darbesinin karanlık ve kapuska kokulu rüzgârı ile ayakları yerden kesilen havacı subaylarımız,

Masaya yumruğu vurmuşlar

Ve dahi

Hava Kuvvetleri Komutanlığımızın 1911 senesinde teşkil edildiğine emir-gomuta zenciri içinde karâr vermişler. Bu kepâzelik şimdilik bir kenârda dursun!

Biz şimdi gelelim, yirminci asırın ilk senelerinde Osmanlı Kara Ordusunun havâî faaliyetlerine...

Kara Ordumuzda “küçük zâbit” denilen “ortada sandık” asker sınıfını, 1909 senesinde teşkil etdik.

Zere,

Asker, gitdiği yere kendi kânununu da götürür! Kânunu yok ise şâyet asker de yokdur, askerlik de yokdur.

 

   Zâbitân heyetimizin “resmî târih” deyip bugüne kadar üfürdüğü ısmarlama, düzmece ve ucuz yalanlarını;

  Ortaya dökdüğümüz bilgilerin göz kamaşdıran ışığının zifiri zulmeti şahrem şahrem yırtdığı gibi

  Kerâmeti kendinden menkul kimi târihcilerin bugüne kadar yazdığı düzmece kitapları yırta yırta geliyoruz! 

 

Ağızlarını domaltarak; “1909 senesinden evvel kara ordumuzda küçük zâbitlik var idi” diyen “târih soytarısı” subay ve asubay meslekdaşlarımız, bugüne kadar tükürdüklerini yalamaya şimdiden hazır olsunlar!..

Asubay Tefrikası 6’nın bundan sonrakini terkip edecek dördüncü kısımında;

Töre konuşacak, Han susacak!

1909 senesinden evvel Kara Ordumuzda “küçük zabit” denilen asker sınıfının mevcut olmadığını

Bugüne kadar hiç görmediğiniz ve bilmediğiniz belgeler ile isbat edeceğiz, evvel Allah!..

*  *  *  *  *

Berrî (Kara) Ordumuzda “küçük zabit” dedikleri “ortada sandık” cinsinden asker sınıfının teşkil edilmesinin menhûs maksadını teşhir etmeden evvel,

Târih konusunda bir iki kelâm kaynatmaya mecbûr kaldım.

  • Ahmet Târık TEKCE'siz filim,
  • Kitapsız ilim olmaz derler!..

Fakat bu vecize mefhûmu muhalifinden bakdığınızda, dünyânız değişebilir.

İlimsiz kitap yazan kimi târih soytarıları;

Bildiğimiz hakikâtleri, insanlığı kandırmak ve aldatmak için kullanmakdan utanmıyorlar.

Bu sebepden dolayı ATATÜRK’ün târih konusunda irâd etdiği birkaç vecizini bu sayfaya misâfir edeceğim.

*  *  *  *  *

Târihimizi çarpıtarak kendilerine yağlı bir kemik bulmaya çalışan târih soytarıları

Evvelâ, ATATÜRK’ün çakmak çakmak yakan şu gözlerinin içine bir baksınlar!..

5

Ve dahi

Akabinde de

Târih konusunda söylediği şu vecizleri bir okusunlar hele!..

“Herhangi bir târihi elinize aldığınız zamân, onun gerçeğe uygun olup olmadığına inanmak için istinad etdiği kaynak ve belgeler araştırılır. Bizim şimdiye kadar doğru bir millî târihe mâlik olamayışımızın sebebi târihlerimizin, hakikî okuyucuların belgelere dayanmaktan ziyâde ya birtakım meddahların veya birtakım kendini beğenmişlerin hakikât ve mantıktan uzak sözlerinden başka kaynak bulamamak bedbahtlığıdır.”

*  *  *

Târih ne güzel aynadır!

İnsanlar, özellikle ahlâkda gelişmemiş kavimler, en büyük mukaddes mefhumlar karşısında bile hasis duygulara tâbi olmaktan nefislerini menedemiyor. Târihin sinesine geçen büyük hâdiselerde, bu hâdiseler içinde âmil ve fâil olanların hâl, hareket ve muameleleri onların ahlâk seviyelerini ne de açık gösterir.”

*  *  *  *  *

Ey Hayyâm! Sen hakikâtsin, lâkin sözlerin yalan!

Tıpkı sen gibi, Havacı Osman hakikât, lâkin sözleri yalan!

Ne bilginler geldi, neler buldular!

Mumlar gibi dünyâya ışık saldılar,

Hangisi yarıp geçdi bu karanlığı?

Bir masal söyleyip uykuya daldılar!

*  *  *  *  *

ATATÜRK’ün târih konusunda irâd etdiği muhteşem sözlerinden sâdece bir ikisini sizlere hatırlatdıkdan sonra

İmdi, bu sözleri kim için söylediğini görelim.

ATATÜRK’ün unvânını taşıyan Gâzi Üniversitesinin neşretdiği bir dergi var. Senede iki kere neşredilen ve ismi “Gâzi Akademik Bakış” olan bu dergide bilim adamlarımız makâle neşrediyorlar.

Aşağıda söze konu bu derginin örütbağdaki sayfasını görüyorsunuz.

6

Birinci Cumhurbaşkanımız ATATÜRK’ün yukarıdaki bölümde okuduğunuz vecizlerinin bugün birinci muhatabı, Osman YALÇIN isimli havacı bir subaydır. “Gâzi Akademik Bakış” isimli derginin Aralık 2015 sayısında, Osman YALÇIN isimli “târih kasab”ı havacı öğretmen subayımız, bir makâle neşretdi;

Türk Hava Kuvvetleri Tarihinde Hava Okulu ve Harp Okuluna Geçiş Süreci.”

Aşağıda gördüğünüz bu makâlesinde havacı Osman YALÇIN, iki hususda iki ucuz yalan yumurtalamış;

7a

  • Birinci yalan yumurtası; Hava Harp Okulunun 1951 olan kuruluş senesini, 1912 senesine tebdil etmek isdiyor. Havacı Osman, bu konuda savcı olmuş, suçlamış; hâkim olmuş, hüküm vermiş! Bu “târih sapıklığını ve uğruluğunu” şimdilik bir kenâra bırakıyorum.
  • İkinci yalan yumurtası da şu; 1916 senesinde Berrî (Kara) Ordumuzda “gedikli erbaş” denilen bir asker sınıfı mevcut imiş! Biz bu makâlemizde işde, “gedikli erbaş” tâbiri konusunda havacı Osman YALÇIN’ın burnunu sürteceğiz!..

*  *  *  *  *

Osman YALÇIN isimli hava öğretmen bu beyaz subayımızın, kendinden olmayan “diğer” sınıf askerlere bakışını, bugüne kadar yazdığı makâlelerinden biliyoruz. Fırsatını bulsa “asubay” kelimesini sözlüğümüzden kazıyıp atacak kadar mutaassıb birisidir kendisi.

Fakülte mezûnu, sonradan görme havacı Osman öğretmen;

  • Vecihi HÜRKUŞ’un “kara piyâde küçük zâbit” olduğunu bilemeyecek kadar câhil

              Ya da

              Biliyor ise şâyet,

  • Bu hakikâti söyleyemeyecek kadar da fesat, bağnaz, gâfil ve ödlek bir beyaz subayımızdır!

Târih şuurundan mahrum olması, "târih uğruluğu" yapmak için yanıp tutuşması bir yana; 

Elinden gelse, kendisinden başka askerlere bir yudum su vermeyecek tıynetde

Ve dahi

Diğerleri gibi her boku bildiğini zanneden öğretmen bir subayımızdır. Allah böylelerini düşmânımıza bile vermesin.

Yukarıda gördüğünüz makâlesinde Havacı Osman YALÇIN, 2015 senesinde şöyle üfürmüş;

 

  • Bu yıllarda (1916) önemli bir farklılık da pilot eğitiminde subayların yanında “gedikli erbaş”lara da eğitim verilmesi olmuştur.
  • Bunun Türkiye için doğruluğu, üzerinde tartışılmaya değer bir hususdur.



Gedikli erbaş” dediği askerlerin “pilot” yapılmasını tartışmak, Havacı Osman’ın boyunu aşar!

Çünkü

"Gedikli erbaş" (küçük zâbit)’ların pilot yapılmasına karâr veren 1916 senesinin Karacı zâbitân heyeti,

Havacı öğretmen Osman YALÇIN’dan çok daha akıllı insanlar idi.

Masa başında oturup 101 sene geriye bakıp da târih(!) yazdığını zanneden bu beyaz subayımızın kendisi,

İstiklâl Harbinde portakalda vitamin bile değil idi.

Fakat

O günleri yaşayan dedesinden harbin ne demek olduğunu dinleyecek kadar akıllı olsa idi

Ve hele de

Genelkurmay Başkanlığının biraz sonra fâş eyleyeceğmiz kitabını okusa idi şâyet

Böyle, börkenekden külsüz üfürmez idi...

Doçent Doktor unvânı taşıyan “kitaplıOsman YALÇIN, 

1916 senesinde Osmanlı Ordusunda “gedikli erbaş” isimli bir asker sınıfı “mevcut olduğunu” iddia ediyor. Ben de Osman YALÇIN’ı bu iddiasını isbata dâvet ediyorum.

Sâhil Güvenlik Komutanlığı emeklisi asubay olan ben, “kitapsızŞükrü IRBIK ise

1916 senesi Osmanlı Ordumuzda “gedikli erbaş” isimli bir asker sınıfı “mevcut olmadığını” iddia ediyor

Ve dahi

Bu iddiamı da kânun ile bugün, burada isbat ediyorum.

Gedikli erbaş” tâbiri;

Osmanlı askerî mevzuâtına 2717 sayılı şu kânun ile ilk kez 25 Mayıs 1935 Cumartesi günü hulûl eyledi.

8

*  *  *  *  *

Aşağıda gördüğünüz “erbaş” kelimesini de Birinci Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK,

Gene 1935 senesinde bizzat terkib etdi.

Havacı Öğretmen Osman, biliyor musun bu hakikâti?

9

*  *  *  *  *

Yrd.Doç.Dr.Hv.Öğ. Yarbay Osman YALÇIN’ı tanıyanlar, bu adama söylesin!

1935 senesinden evvel ordumuzda “gedikli erbaş” olarak tesmiye edilmiş bir asker sınıfı yok idi.

Farkında olmaması anlarız,

Bilmemesini de...

Eğer bilmiyor ise şâyet,

Bilmediği bu hakikâti ben Sâhil Güvenlik Şükrü IRBIK; bugün burada, Havacı Osman YALÇIN’ın burnuna dayıyorum. Nedâmet getirsin ve bu hakikât karşısında eğilsin!

Fakülte mezunu olmasına rağmen subaydan daha da subay rengine boyanan

Ve dahi

Subay olduğu için Osman YALÇIN, bir asubaya teşekkür edemez, bunu biliyorum.

Çünkü hakkı, sâhibine teslim etmek, ancak bilim ahlâkı olan insanların işidir.

Fakat makâlemizin hemen altına bu konudaki nedâmetini itiraf etsin!

Aksi takdirde, “gedikli erbaş” kelimesi konusunda “yalancı” yaftasını boynuna kendisi takacak.

Ve dahi

Söylediği bu ucuz yalan, Havacı Öğretmen Osman YALÇIN’ın peşini bırakmayacak, haberi olsun!..

*  *  *  *  *

10

Gedikli erbaş” tâbirinden söz açılmış iken söyleyelim.

Gedikli erbaş asker sınıfının ordumuza gayri meşrû olarak sokuşdurulmasının sebebini öğrenmek isder ise şâyet

İki bölümden mürekkep şu makâlemizi okumasını Havacı Öğretmen Osman’a tavsiye ederim; “Gedikli Erbaş Sahtekârlığı

*  *  *  *  *

Bugün, 29 Ekim 2017 Pazar. Saat, 01:20

Bu kısımdaki bilgileri buraya, bugün ekledim.

Yrd.Doç.Dr.Hv.Öğ. Yarbay Osman YALÇIN’ın kim olduğunu az evvel öğrendim.

Meğerse “târih uğrusu" bu subayımız,

Hava Asubay Sınıf Okulu ikmâl sınıfından 1990 mezûnu tâze bir meslekdaşımız imiş!

Kendisi gizlemiş! Fakat, bu hakikâti biz burada fâş eyliyoruz!

10a

Hava İkmâl Asubayı Osman YALÇIN,

Okumuş, subay olmuş! Kendisini tebrik ederim.

Ancak ne var ki bu “eski asubay”, “yeni subay” arkadaşımız,

Bilim adamı olamamış!

Hava Harp Okulunun 1951 olan kuruluş senesini 1912 senesine tebdil etmekdeki hırsına bakılırsa,

Yrd.Doç.Dr. Osman YALÇIN, Prof. olmayı kafasına koymuş!

Fakat bu arkadaşımızın

Yalanlar ile, yanlışlar bir yere kadar gidebileceğini anlamasının vakdi geldi!

Subaylığa terfi etmiş “sâbık bir asubay” olarak;

Daha kendi aslının târihini bilmeden

Hava Harp Okulu’na “sahte târih” düzmeye tevessül edersen, işde böyle madara olursun! 

Şunu da söylemeye mecburum; Koz, kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş!

Aslını inkâr edenin akıbeti berbâd olur!

Böyle de bir durum var burada.

Yazık, sana Osman YALÇIN!

Hem de çok yazık!

*  *  *  *  *

Târih uğrusu zâbitân heyetimiz inkâr etmeye çalışsa da

Aradan geçen tam 101 sene sonra

Târihin bir hakikâti daha inşallah

Ayna olup bize işin aslını gösderecek!

Ordumuzun zâbitân heyeti de târihimiz konusunda böyle idi. Bizlere de kendi uydurdukları düzmece târihi yedirdiler.

Fakat bu yalanları bugün artık yemiyoruz.

Ve uydurdukları bu sahte târihlere karşılık olarak

Bilimin aydınlık tokadını bu zâbitân heyetimizin suratlarına birer birer aşkediyoruz!

Nasıl mı?

Şöyle;

1911 senesinde kurulduğunu üfürdükleri “hava kuvvetlerimizin” o zamândaki ismi, Tayyâre Komisyonu idi. Harbiye Nâzırlığına merbut bir şubedeki masabaşında oturan bu komisyonun üyeleri, yapdıkları kağıtdan uçakları uçuruyorlar idi... Osmanlı Devletini yıkan 31 Martcı Mahmut Şevket Paşa’nın Harbiye Nâzırlığına denk gelen bu senelerde, havâî faaliyetlerimizi Berrî (Kara) Ordumuzun askerleri icrâ ediyorlar idi.

Bir başka ifâde ile, Avrupalı Tomi’ler, Amerikalı Coni’ler;

  • Her gün yeni ve daha vurucu uçaklar imâl edip
  • Yeni pilotlar yetişdirirken
  • Bizim “Tayyâre Komisyonu”nun papatya falına bakan zâbitân heyeti,

Coni’nin ve Tomi’nin yazdığı havacılık kitaplarını daha tercüme etmek ile meşgul oluyorlar idi...

*  *  *  *  *

Nereye baksanız görürsünüz!

İlk pilotlarımız Mülâzım bilmem kim, Yüzbaşı filan fısdık diye dağa-daşa, gaba gumaşa yazarlar.

11

Târihden şan, şöhret kahramanlık pâyesi aşırmaya,

Devletden madalya, maaş, terfi kapışmaya gelince gözlerini kan bürüyen hâris ve beyaz zâbitân heyetimiz,

Acap hiç merâk buyurdunuz mu?

O vakitler “küçük zâbitân” dedikleri “asubayları”, niye “pilot” yapdılar?

*  *  *  *  *

Küçük zâbit” dedikleri askerleri 1916 senesinde “pilot” yapmaya karâr vermelerinin esbâb-ı mucibesini anlayabilmek için

İltifât buyurursanız şâyet,

1910’lu senelerin havacılığına şöyle bir nazâr eyleyelim.

İnsanoğlunun “havadan ağır makine” dediği uçağı icâd etdiği günlerde

Havacılık çok tehlikeli bir meslek idi...

Uçmayı anlamak, uçağı öğrenmek ve tekâmül etdirmek için yapılan denemeler esnâsında

Avrupa ve Amerika’da ölen mucit ve askerlerin sayısı belli değildir.

Uçakları sınadıkları meydanlar, düşen uçaklarda ölenlerin cesetleri ile dolu idi. Kurban Bayramında açık salhâneye dönen memleketimiz Türkiye’dekine benzer manzaralar var idi, oralarda.

Aynı senelerde, uçak imâl edeyim derken bizim memleketimizde bir tek vatandaşımız ya da askerimiz ölmedi. Tıpkı bugün cep telefonu, bilgisayar vs.’de hazıra konduğumuz gibi

O senelerde de havacılığı Coni ve Tomi, icâd etdi, biz Türkler de hazıra konduk!

Ben kendimi bildim bileli “kendi uçağını kendin yap” deyip dururuz.

Bugün, içinde yaşadığımız 2017 senesinde bile "kendi uçağımızı hâlâ kendimiz yapamıyor isek" şâyet,

Aslında bu konuda kelimeleri isrâf etmeye hiç lüzum yok demekdir.

1910’lu senelerde ilk uçağı icâd eden ve uçuran Coni’ler ve Tomi’ler,

Bu tuhaf makinenin askerî maksatlar ile bir silâh olarak kullanılacağını çokdan idrâk etmişler idi bile...

Bizim Harbiye Nâzırımız da Avrupa’daki bu gelişmeleri öküz-tiren mesâbesinde seyrediyor idi. 1911 senesinde “Tayyâre Komisyonu”’nu kağıt üzerinde teşkil etmek ile ahmak zâbitân heyetimiz,

Hava kuvvetlerimizi” kurduklarını zannetdiler!

Fakat “çocuk doğurmak” ile “çocuk evlad edinmek” aynı şey olabilir mi, Allah aşkına?

İlmini bilmediğin, imâl etmediğin uçağı uçurmak, bu senelerde çok tehlikeli bir iş idi. Tıpkı bugünkü trafik kazası haberleri gibi o senelerin gazeteleri de uçak kazasından söz eden haberler ile dolu idi. Avrupa’da, Amerika’da o senelerde havalanan uçakların çoğu tecrübesizlikden ya da arıza sebebi ile düşüyor idi. Henüz paraşütün dahi bilinmediği bu dönemde uçak yere düşünce de içindeki “pilotlar” ölüyor idi. Bu sebepden dolayı da bu senelerde uçak uçurmak mârifet ve fakat mârifetden daha çok cesâret isdeyen, yürek isdeyen bir iş idi. Kendi uçağımızı kendimizin yapması gerekdiğini anlayacak kadar da hamiyyetli ve akıllı zâbitimiz yok idi.

İşde,

Harbiye Nâzırlığımızın omuzu püsküllü garpperestiş zâbitân heyeti;

Avrupa’nın “doğurduğu” havacılığı, tıpkı "evlatlık edinir" gibi, 

Osmanlı Devletinin çil çil altın lirası ile  bu şartlar altında Avrupa’dan “satın almayı” mârifet belledi. 

*  *  *  *  *

İmdi gelelim,

Harbiye Nâzırlığımızın “küçük zâbit” dediği askerleri “pilot” yapmasının pinhân-ı esbâb-ı mucibesine...

Asubayların bir zamânlar ordumuzda “pilotluk” yapdığından söz edilince, aklımıza hemen Vecihi gelir.

Öyleyse,

Osmanlı Kara Ordusundaki “küçük zâbit” sınıfının “ilk pilotu” olan Vecihi hakkında kısa bilgi verelim.

12

Vecihi (HÜRKUŞ), 1895 senesinde Üsküdar’da dünyâya geldi.

15 yaşındayken, 1910 senesinde Dersaadet (İstanbul) (Berrî) Küçük Zâbit (Orta) Mektebine kayıt yapdırdı.

12 Ağustos 1912 Pazartesi günü bu mektebden, üçüncü dönem olarak mezûn oldu.

Vecihi efendi 17 yaşında iken

Piyâde küçük zâbit onbaşı” rütbesi ile Berrî (Kara) Ordumuzda takım komutanı olarak göreve başladı.13

Yukarıda gördüğünüz tavsırı;

Piyâde Küçük Zâbit merhum Nurettin PEKER’in oğlu Sayın Orhan PEKER’i ziyâret etdiğim 16 Aralık 2016 Cuma günü kendisinden aldım.

Balkan Harbine gönüllü olarak giden Piyâde Küçük Zâbit Onbaşı Vecihi efendi;

Bolu Alayı Gerede Taburu 2’inci Bölüğünde,

Krklareli, Pınarhisar, Saray ve Çatalca’da takım komutanı olarak görevler yapdı.

Pekiyi,

Üsküdar’lı Vecihi efendi, havacı mı idi?

El cevâp! Hayır, havacı değil idi.

Çünkü; O senelerde Osmanlı Devletinde Hava Kuvvetleri olarak bilinen bir kuvvet komutanlığımız yok idi.

1913 senesinde  Ordumuzda ilk kez başlayan havacılık faaliyetlerinde

Küçük zâbit Vecihi efendi,çavuş” rütbesi ile "gönüllü olarak" görev aldı.

Kısa süreli makinist eğitiminden sonra 1914 senesinde Bağdat Cephesi 7’inci Ordu, 2’inci Tayyâre Bölüğünde “uçak makinisti” olarak göreve başladı.

Mayıs 1915 senesinde, “çavuş” rütbesindeyken Yeşilköy Hava Mektebinde "gönüllü olarak" “pilotluk” eğitimine başladı.

Pilotluk eğitimini başarı ile tamamlamasının akabinde “başçavuş” rütbesine terfi eden Vecihi efendi, Aralık 1916’da Kafkas Cephesi 7’inci Tayyâre Bölüğüne “pilot” olarak tâyin edildi. Cephede ve düşmân mevziileri üzerinde ve gerisinde başarılı keşif-gözetleme ve muharebe uçuşları yapdı.

26 Eylül 1917 Çarşamba günü Rasıdı Yüzbaşı Şükrü (KOÇAK) efendi ile bir Rus uçağını düşürdü. 08 Ekim 1917 Pazartesi günü uçurduğu keşif uçağı ile Rus av uçağını it dalaşına zorladı. Bu vuruşma esnâsında pilot Vecihi, başından yaralandı ve Erzincan Ovasına inmeye mecbur kaldı. Burada Ruslara esir düşdü ve Hazar Denizindeki Nargin Adasına sürgün edildi. Aşağıda, Vecihi efendiyi, esir kampında Rus askerler ile çekdirdiği zoraki hâtıra tavsırında görüyorsunuz.

14

 

 Pilot küçük zâbit başçavuş Vecihi efendi, kendisinin “zâbit” olduğunu zannediyor idi.

 Çünkü;

 Birliğindeki zâbit” sınıfından gomutanları O’na, “zâbit” olduğunu söylemişler

 Ve dahi 

 Takım komutanlığı görevini tevdi edip kurbanlık koyun gibi Vecihi'yi cephenin en önüne sürmüşler idi... 

 Osmanlı Devletinin de imzâlayıp taraf olduğu 1907 La Haye Sözleşmesine göre kampda esirler;

  • Er" (soldier) ve "zâbit” (officer) olmak üzere iki sınıfda ibâte ve iâşe ediliyor,
  • Zâbite "oda" veriyor 

               Fakat

  • Zâbit hâricindeki askerlerin hepsi "koğuş"larda tutuluyor idi.

 

 Harb esirlerine yapılacak muamele konusunda

   İçinde yaşadığımız 2017 senesinde de durum hâlâ aynıdır!


"Subay yardımcısı" olduğunu zanneden "Asubayların" 

Haberi olsun!


 Hazar Denizinin ortasında yer alan ve zehirli yılanları ile meşhur Nargin Adasına vardığında

 Sorgu esnâsında künyesini soran Rus kamp komutanına Vecihi efendi, kendisinin “zâbit” olduğunu söyledi.

 Bu beyânına istinâden de Vecihi’yi, “zâbitânımızın” kaldığı bir "odaya" yerleşdirdiler.

 Fakat buradaki bizim beyaz “zâbitânımız”, Vecihi’nin “zabit” olmadığını Ruslara ihbâr etdiler.

 Bu gammazlık üzerine Rus kamp komutanı;

 Aynı kampda esir olan “küçük zâbit” Süleyman NURİ’ye yapdığı gibi,

 “Küçük zâbit” Vecihi efendiyi de “zâbitânımızın” kaldığı "odadan" çıkartdı ve erâtımızın kaldığı "koğuşa" gönderdi.


 

 

 Birinci Cihân Harbi esnâsında dünyânın dört bir yanına sürgün edilen Osmanlı askerlerinin içindeki binlerce “ihtiyât zâbitimiz” de düşmân esir kampı komutanlarının kafasını karışdırdı. Sorguları esnâsında kendilerinin Osmanlı Devleti Berrî Ordusunda "ihtiyât zâbiti” olduğunu söyleyen askerlerimizin, 1907 La Haye Sözleşmesine göre “zâbit” mi “er” mi olduğunu muhâsım devletler tefrik edemedi. Çünkü askerimizi esir eden bu devletlerde “ihtiyât zâbiti” denilen “uyduruk” bir asker sınıfı mevcut değil idi! Bu sebepden ötürü esir edilen “ihtiyât zâbitimize” esir kamplarında “er” muamelesi yapdılar.

Fakat hukukcu olan ve 1907 La Haye Sözleşmesinden haberdâr olan kimi “ihtiyât zâbiti” buna itirâz etdi. Muhâsım devletler, içinden çıkamadıkları bu durumu, Osmanlı Devletine bildirdi.

Harbiye Nâzırlığımız, bu devletlere peşpeşe gönderdiği “yıldırım” telgraflar ile;

  • Osmanlı Devleti BerrȊ Ordusundaki “ihtiyât zâbitânın” tamamının “zâbit” sınıfına dâhil olduğunu

               Ve dahi

  • 1907 La Haye Sözleşmesine göre bunların hepsine “zâbit” muamelesi yapılmasını talep etdi.

  “Zâbit” olduğunu zanneden Osmanlı Berrî Ordusu “küçük zâbitânının” aynı konudaki talebi karşısında ise

  “Zâbit” olduğunu söyledikleri Vecihi’yi cephenin en önüne süren “zâbit” gomutanları,

  “Dut yemeden bülbül oldu! 

 

Nargin adasındaki esir kampından kaçmayı başaran Vecihi efendi, İran üzerinden yürüyerek; yalın ayak başı gabak bir şekilde 13 Mayıs 1918 Pazartesi günü memleketine geri geldi. Bunu yapan bir zâbitimiz olsa idi şâyet Genelkurmay Başkanlığımız bu kaçış konusunda şimdiye kadar yüzlerce tefrikalık kahramanlık hikâyeleri düzdürür idi.

Fakat “zâbit” olmadığı için Vecihi’nin bu muazzam kaçış mâcerâsını

Fesat küpü ve beyaz “zâbitân heyetimiz" bugün bile utanmadan hâlâ inkâr etmeye çalışır.

İran sınırından başlayıp Anadolu’yu, şarkdan garba kadar başdan başa yürüyerek kateden Vecihi efendi, İstanbul’a geldi ve Millî Mücâdeleye bırakdığı yerden devâm etdi. Bu ilimizin müdafaasını deruhde eden 9’uncu Tayyâre Bölüğünde “kıdemli başçavuş” rütbesi ve "avcı pilot" unvânı ile görevine tekrâr başladı.

30 Ekim 1918 Çarşamba günü Mondros Mütârekesini imzâlayan Osmanlı Devleti, Birinci Cihân Harbinde mağlup ilan edildi. Ordumuz silah bırakdı ve askerimiz terhis edildi.

31 Aralık 1919 Perşembe günü seferberlik sona erdirilince, 6 senelik mecburî hizmetini tamamlayan Vecihi efendi

  • Gâzi” unvânı 

                Ve dahi

  • Pilot küçük zâbit kıdemli başçavuş” rütbesi ile Berrî (Kara) Ordumuzdan terhis edildi.

*  *  *  *  *

Vecihi HÜRKUŞ hakkında bugüne kadar yazılan kitapların hiçbirisinde, 

Aşağıda gördüğünüz şu bilgilerin hepsini birarada bulamazsınız;

  • 2 senesi, Der Saadet Küçük Zâbit Mektebi'nde “talebe” olarak, (1910-1912)
  • 1 senesi “piyâde küçük zâbit onbaşı” rütbesi ile takım komutanı olarak cephede, (1912-1913)
  • 1 senesi Yeşilköy Hava Mektebinde “uçak makinist” eğitiminde, (1913)
  • 1 senesi cephede muharip “uçak makinisti” olarak (1914)
  • 1 senesi gene Yeşilköy Hava Mektebinde pilotluk” eğitiminde, (1915)
  • 1 senesi Nargin kampında “esir” olarak, (1917)
  • 3 senesi de muharip “avcı pilot” olmak üzere cephede, (1916, 1918-1919)

Birinci Cihân Harbi ve İstiklâl Harbinde vatanına canı bahâsına 10 sene hizmet eden Vecihi efendi,

  • Emekli olamadan 

               Ve dahi

  • Beş guruş ikramiye dahi almadan

1919 senesinde Berrî (Kara) Ordumuzdan terhis edildi...

Çünkü,

1909 Nizamnâmesine göre mecburî hizmetinden sonra ayrılan "küçük zâbitânın" emekli olma hakkı yok idi.

  • TBMM’nin üç takdirnâme ile taltıf etdiği ilk ve tek Türk vatandaşı olan,
  • İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilen,15
  • Dünyânın “gelmiş geçmiş en çok uçan pilotu” unvânı verilen,
  • Türk havacılık târihinde “ilk uçak düşeren pilot” unvânını ihraz eden

  • Gâzi pilot küçük zâbit kıdemli başçavuş” unvânı ile terhis edildiği gün
  • Vecihi efendinin cebinde 5 guruş parası yok idi!..

Tıpkı,

Sokakda donarak öldüğü o soğuk Mart gecesinin sabâhında,

Cebinden 5 guruş para çıkmayan “üçüncü sınıf sinema emekcisiYadigar EJDER gibi...

Ey Ali Fehamoğlu gâzi pilot küçük zâbit kıdemli başçavuş Vecihi HÜRKUŞ!

Duy beni!

Bu vatan topraklarında senin ve Yadiğar EJDER’in kaderi

Varlıkda değil fakat yoklukda birleşdi!

Evvela rûhunuz şâd olsun,

Sonra da haberiniz...

*  *  *  *  *

Üsküdar’lı “pilot küçük zâbitVecihi ile biz asubaylar haklı olarak gurur duyarız.

O’ndan sitâyiş ile bahsetmeyi de kendi mesleğimiz için bir iftihâr vesilesi biliriz!

Peki, 

  • Küçük zâbitVecihi efendininpilot” olabilmesinin,

                Daha doğrusu,

  • Pilot” olmasına o zamânki zâbitân heyetinin izin vermesinin sebebi ne idi, hiç düşündünüz mü?
  • Enişdesi Miralay Kemâl Beyin iltimâsı ile mi “pilot” oldu, yoksa?

 

  

  • Gel, Vecihi;

  Mâdemâki "bir adım öne çıkdın! ve "gönüllü oldun!

  Zâbitân heyetimiz gibi sen de bu vatanın yiğit bir evlâdısın!

  Al sana bir mektep! Oku ve pilot ol!

 

  • Sonra da al sana bir uçak;

  Tıpkı zâbitânımız gibi,

 Sen de bu aziz vatana, bu yüce millete kanın ile, canın ile hizmet et, demiş olabilirler mi?

 

 

Zâbitân heyetimiz bu kadar mert, bu kadar cömert, bu kadar alicenâp, bu kadar vatansever mi idi?

Şan, şöhret paypaylamaya gelince gözlerini kan bürüyen bizim beyaz zâbitân heyetimiz

Piyâde küçük zâbit çavuşVecihi efendiyi;

Evvelâ niye “tayyâre makinisti”,

Akabinde niye “pilot” yapdılar dersiniz?..

*  *  *  *  *

 

  Beyaz zâbitân heyetimiz “kışlada öte beri göt gezdirir” iken

  “Piyâde küçük zâbitVecihi efendinin “pilot” yapılmasının sebebi ne idi acap? 

  Uçması için imâl edilen uçaklar, o senelerde uçmakdan daha ziyâde düşüyor idi.

  Pilot için uçmak, uçak havalandıkdan iki dakika sonra mutlak ölüm demek idi!..

  Bu sebepden dolayı Harbiye Nâzırlığımız, “pilot” yapacak “gönüllü zâbit” bulamadı.

 Kahramanlık söz konusu olunca mangalda kül bırakmayan zâbitân heyetimizin maçası, “pilot” olmayı yemedi!..

  Yürek, bilek, celâdet ve hamiyyet isdeyen böylesi tehlikeli bir görevde

  Ve dahi

  Harbiye Nâzırlığımızın böyle çâresiz kaldığı zor bir zamânda

  Üsküdar’lı Ali Fehamoğlu piyâde küçük zâbit çavuş Vecihi efendi,

  Ölüme meydân okudu,

  Ve 

 Bu aziz vatanı canı bahâsına müdafaaa etmek için “bir adım öne” çıkdı!

 Ve dahi

 Berrî (Kara) Ordumuzda hizmet etmek üzere “gönüllü pilot adayı” oldu!


*  *  *  *  *

Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,

Binbir derde düşer, canlarından bezerler.

Öyleyken, ne tuhafdır, yine de övünür,

Onlar gibi olmayana adam demezler.

*  *  *  *  *

23 Temmuz 1919 Çarşamba günü

Erzurum Kurultayını küşâd ederken Mustafa Kemâl, şu harika vecizi söyledi;

Târih her milletin kanını, hakkını, mevcudiyetini hiçbir zamân inkâr edemez!”

Bizim bu makâlemize konu etdiğimiz hususda da

Târih, bir milletin değil fakat

Küçük zâbit denilen askerlerin kanını, hakkını ve mevcudiyetini inkâr edemedi.

Tam 101 sene evvel târihde vuku bulan

Ve dahi

Tam 48 sene evvel târih kitabında ölüm uykusuna yatırılan bir hakikât daha

Bugün, burada

Eski Tüfekin kaleminde tekrâr hayât buldu!

*  *  *  *  *

Uğruların vay hâline!..

Târih, böyledir işde!

Eğrisi ile doğrusu ile bir gün gelir, kendini teşhir eder!

27 Mayıs subay darbesinin hava gazı ile cezbeye tutulup

Şöhret orgazmı olan beyaz zâbitân heyetimiz,

Genelkurmay Başkanlığının arşivindeki belgeleri incelediler

Ve dahi

1969 senesinde bir kitap neşretdiler.

Bu kitabın adı “Birinci Dünya Harbi - IX’uncu Cilt, Türk Hava Harekâtı

Târih yazar uzmanı dedikleri Em.Hv.Kur.Alb. İhsan GÖYMEN’e yazdırdıkları işbu kitabı;

  • Genelkurmay Harp Târihi Başkanlığının yetkili komisyonları inceledi

              Ve dahi

  • Yayınlanmasını uygun gördü!

Bu kitabda yer alan bilgilerin ve hakikâtin asıl sâhibi Genelkurmay Başkanlığımız oluyor.

16

Bu kitabın aşağıda gördüğünüz sayfalarında,

Vecihi (HÜRKUŞ) efendi’nin unvânının “pilot astsubay” olduğunu söylemişler. Târihi inkâr edecek değiller ya! Öyle de yapmışlar.

Ancak ne var ki Genelkurmay Başkanlığımızın üfürdüğü bu iki kelimede bile bir yanlış var.

O da şudur;

Pilot” tâbiri doğru da. Bu senelerde ordumuzda “astsubay” olarak tesmiye edilmiş bir asker sınıfı yok idi ki!

Siz beyaz zâbitân heyeti;

Bu kitabı yazan(!) “albayİhsan GÖYMEN’den bahserderken “miralay” diyor musunuz? Demiyorsunuz!..

Öyle ise şâyet, 1917 senesinden bahsederken de;

1909 Nizamnâmesine tevfikan “küçük zâbit” dediğiniz Vecihi efendi’ye de siz, “astsubay” diyemezsiniz!

Terbiyesizliğin âlemi yok!

Hangi renk ve cinsden olursa olsun, her guş, kendi yuvasına aitdir!

Sen, bu yuvanın garga guşunu alıp kendi keyfine göre şu gartal guşunun yuvasına goyamazsın!

Kendi zamânına ait olan bir tâbiri, başka bir zamân zarfında da kullanamazsınız!

Bu cümleden olmak üzere,

Her tâbir, kendi zamân zarfında mazrûfdur!

Bu sözü ilk kez, Eski Tüfek ben Şükrü IRBIK söylüyorum! Bilmeyenler de ilk kez öğrensin!..

Astsubay” dedikleri bu “ortada sandık” ve “ucube” tâbiri Genelkurmay Başkanlığımızın sahtekâr subayları, 1951 senesinde uydurdular. Bunu da öğrensinler artık!..

1969 senesinde yazdığın kitapda şâyet sen 1917 senesinden bahsediyor isen;

Vecihi efendi’ye “astsubay” değil fakat ”küçük zâbit” demeye mecbursun.

Bu ince mevzuyu bir kenâra bırakalım

Ve dahi

Aşağıdaki şu sayfada yazılan acı ve fakat bir o kadar da dehşet verici bilgilere bakalım.

17a

 

Bu makâlemizin asıl konusu,

Aşağıda gördüğünüz şu sayfada gizli...

18

Münevver dediğin O’dur ki;

Herkesin okuduğunu okuya

Ve fakat

Herkesin okuduğundan, hiç kimsenin anlayamadığını anlayabile!

 

Aslında bu kitabı yazdıran ödlek zihniyetin burada itirâf etmekden korkduğu bir hâkikat daha var;

Pilot olmaya isdekli ve yürekli “zâbit” bulamadıkları için,

“Küçük zâbit” ve erâtımızdan gönüllü pilot adayı almakdan başka çâreleri kalmamış idi...

 

 

1916 senesine kadar sâdece zâbitândan pilot yetiştiriyorlar idi.

Düşen uçaklarda da tabii olarak hep zâbitimiz şehid oluyor idi.

Genelkurmay Başkanlığımızın 1969 senesinde yazdığı kitabın yukarıdaki sayfasında gördüğünüz bu cümleler, aynı zamânda şu acı hakikâtin itirafıdır;

it

*  *  *  *  *

Bize yıllardır yedirilen bir ezberi daha bugün, burada bozduk evvel Allah!..

"Makbûl" asker olduğumuz için “pilot” yapmamışlar Asubayları!

Biz “küçük zâbitân” kendimizi;

Çevirdiğimiz askerî havacılık foliminin “esas oğlanı” zannediyor idik!

Ne acıdır ki;

Tehlikeli sahnelerde zâbitân heyetimizin yerine “ölmesi” için oynatdığı “ikinci sınıf figüran” imişiz meğerse!..

*  *  *  *  *

Makbûl mü yâ Rab, yoksa maktûl mü?

11 Temmuz 2017 Salı günü neşretdiğimiz

Asubay Tefrikası 4: Erlikden Harp Okulu Komutanlığına isimli makâlemizde şöyle demiş idik;

Türk Ordusunun asubay denilen askerinin kellesi,

Subayının kellesinden daha mı ucuz?”

19

Hakikât öyle imiş!..

  

Biz asubayları;

Makbûl” olduğumuz için “pilot” yapdılar zannediyor idik!

 

 

  

Meğerse biz “küçük zâbitânı”;

zâbitin yerine “maktûl” olması için “pilot” yapmışlar!..

 

 

brove

 

 

  

 Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.



Evvelki Bölümleri Okumak İçin Resimleri Tıklayınız!

Kapak-1Kapak-2Kapak-3

Kapak-4Kapak-5kapak-6-1

kapak-6-2

Yayınlandığı yer ESKİ TÜFEK
Perşembe, 28 Eylül 2017 13:46

Asubay Tefrikası -6-1

  

15 Temmuz Vak’asının ikinci sene-i devriyyesinin üçüncü ayını teneffüs etdiğimiz şu günlerde

08 Mart 2017 Çarşamba günü bismillah vira kalem! deyip yazmaya başladığımız Asubay Tefrikasında

Kağıt-kalem meyânında rakamları birer ikişer öğütdük!

1, 2, 3, 4, 5 derken,

Şimdi sıra geldi 6’ya...

Haydi hayırlısı! Allah, devâmını getirmeyi nasip etsin, inşallah...

İlk 5 tefrikaya isim bulmakda epeyi zorlanmış idim!

Fakat altıncı makâlenin ismi, daha yazmaya başlamadan evvel dilimin ucunda bekliyor idi...

Asubay okuluna girdiğimiz ilk günden,

Emekli olmak için son mesâimizi yapdığımzı güne kadar

Ve dahi

Emekli olduğumuz ilk günden

Emekliliğimizin şu son gününe kadar en çok tekrâr etdiğimiz o kelime,

Beş altı kısımı dolduracak Asubay Tefrikası-6’nın başlığı olmak için

Senelerden beri yalvarıyor idi bana...

  • Aldatılmak

Ya da

  • Kandırılmak!

Bu konu ile bağdaşdırmak için örnek bir şahsiyet ararken de

Türk sinemasının bahtsız ve ucuz emekcisi Adnan AYBERK geldi aklıma...

Adnan AYBERK ile asubaylar arasındaki benzerliği de

Makâlemizi okuyanlar anlayacak, inşallah.

*  *  *  *  *

Bugünün askerî, idârî ve cezâî kânunlarımıza göre “Astsubay” dediğimiz biz asker kişilere; 

  • Kimlerin, hangi sözleri verdiğini,
  • Ve bu sözlerden yerine getirilmeyenlerin nasıl savsaklanıp unutdurulduğunu,
  • Bu sözler ile verilen hakların ise nasıl gasp edildiğini de 

Asubay Tefrikası -6-‘nın müteakip kısımlarında fâş eyleyeceğiz, evvel Allah...

*  *  *  *  *

Aldatanlar Ülkesinin Aldatılmaya Doymayan Askeri; Asubaylar -1- ismini verdiğimiz bu tefrikamızın

Biricik hedefi şudur

Asubay denilen biz askerlerin

Ve dahi Asubaylık sınıfının özlük hakları konusunda; 

  • İcrâ makâmı” olan Genelkurmay Başkanlığı ve M.S.B,
  • Temsil makâmı” olan TEMAD,

Ve dahi

Emekli ve muvazzafı ile asubayların gündemine göre,

  • Asubaylığın taleplerinin neler olduğunu göreceğiz! 

Bu taleplerin tahakkuk ettirilmesi konusunda

İlgili tarafların bugüne kadar neler yapdığı da kendiliğinden ortaya çıkacak...

*  *  *  *  *

Mahlası, Yâdigâr idi!..

Doğurduğu gün anası O’nu, yâdigâr olsun diye babasına,

Babası da yâdigâr olsun diye devletine, milletine emânet etdi...

Vücud olarak, beden olarak eşi benzeri görülmemiş bu Sivas’lı,

İri kıyım ve yiğit bir çocuk idi!

Büyüyünce, karnını doyurmak için

Gurbetci babası ile birlikde Alamanya’ya gitdi. Tersanede çalışdı, çok iyi para kazandı.

Fakat, memleket hasreti ağır basınca, bir de gönlünde yatan aslan kükremeye başlayınca

Babasının yanından firâr etdi ve İstanbul’a geldi.

Sivas’da, çocuk iken çekirdek satdığı sinemalarda filimlerin sihirine kapılmış idi bir kere... Bu sebepden dolayı ya nasib deyip, 16 yaşında Yeşilçam Sokağın yolunu tutdu.

Sinemacıların deyimi ile söylersek; star, jön; figüran... Yadiğar, bunlardan üçüncüsü idi...

Seyircinin gözünde kahramanların böyük görünmesi için dayak yemesi isdenen adam idi!

Türk sinemasının ikinci, üçüncü sınıf yüzlerce sanatcı ve ucuz emekcisinden birisi oldu...

Baş oyuncu denen cüce adamlar, filimlerde bu dev adamı hep madara etdiler!

Oynadığı filimlerin çoğunda, aslında gerçekden dayak yedi; ağzı, burnu kırıldı...

Sinemada onu seyredenler güler iken, O aslında hep ağlayan adam oldu!

Rint bir şahıs idi! Çevresindekilerin adam alıp adam satdığı para denen şeye hiç önem vermedi...

Çok mihnet çekdi! Fakat kimseye de minnet etmedi. O’nun için varsa yoksa sinema ve seyircileri idi.

Etme, Hayyâm! Gel, dinle Eski Tüfek'i!

   Girme, şu alçakların hizmetine;

   Konma sinek gibi, pislik üsdüne.

   İki günde bir somun ye, ne olur!

   Yüreğinin kanını iç de boyun eğme. 

 

 *  *  *  *  *

Bâzen Gaffur oldu, bâzen Mazlum!

Dokuzyüz küsûr filimde oynadı. Fakat oynadığı filimlerin afişlerine çoğu kez O’nun adını bile yazmadılar.

Sinemayı hiç kimse O’nun kadar sevmedi. Ömrünü sanata adadı, sahnede yaşadı.

Fakat belediyeye ait bir bankın üzerinde soğukdan donarak öldü!

Soğuk bir kış gecesi İstanbul; şarap, çalgı, çengi, kumar ve cimâ yorgunluğunun derin uykusunda iken

2

Taksim Meydânındaki belediyeye ait bankın üzerinde koca bir adam,

Daha 40 yaşında iken Mart ayının dördünde son uykusuna yatdı!

Ücretini ödeyemediği için otelden atıldığı o gecenin ayaz soğuğunda,

Sabaha kadar sokaklarda âvâre dolaşdı. Canlı iken O’nu oralarda, kimseler tanımadı!

O son gün;

Bir akşam kahvehânesine girip bir bardak çay içecek bir lirası bile yok idi cebinde!..

Lâkin,

Sabah erkenden Gezi parkını temizlemeye gelen belediye çöpcüleri, O’nun ölüsünü orada hemen tanıdı!

Soğukdan kaskatı, mosmor kesilmiş o koca adam,

Bizleri gâh güldüren, gâh ağlatan

Fakat her dâim düşündüren filimlerin vazgeçilmez figüranı, Yeşilçam’daki isimi ile Yâdigâr EJDER idi...

Altın kâlpli dev adamın ölümünü o günkü boyalı matbuât, şu kara ve koca harfler ile duyurdu; 

Ünlü oyuncunun yürek burkan ölümü!”

3

Gerçek ismi Adnan AYBERK olan

Ve

Filimlerinde Gaffur ya da Mazlum lakabı ile evimize misâfir etdiğimiz Yâdigâr EJDER,

Ehli dil, ehli edep, ehl-i nâmus ve mütevazı ve rint bir sinema emekcisi idi...

Hiç evlenmedi!

Parayı pulu gözü görmedi hiç. Şan, şöhret peşinde de koşmadı... Bir lokma, bir hırka dedi hep.

Tek derdi; sıcak bir çorba, sıcak bir oda, sıcak bir yatak idi...

Bunları da bu millet ve bu devlet çok gördü O’na...

Sinema piyasasında filimcilerin en çok kandırdığı sanatcılarından birisi idi.

Oynadığı filimler için para vereceğiz diyen filimciler, çoğu zamân kandırdılar O’nu.

Birlikde oynadığı oyuncular ve filimciler O’nun sırtından geçinip servet kazandılar.4

Fakat

O, kimesnin sırtından geçinmedi, kimsenin hakkını yemedi!

Kimseyi de kandırmadı, aldatmadı...

Birkaç aylık otel borcu,

Belki de mahalle esnafına bir yüz lira veresiye bırakdı arkasında, hepsi o kadar!

Kaç filimde oynadığı,

Nerede, ne zamân ve nasıl öldüğünü dahi bilen olmadı...

Öldüğü gün cebinde beş kuruş parası bile olmayan altın kâlpli bu dev adama

Allah’dan bugün bir kere daha rahmet ve merhâmet dileyelim.

Mekânın cennet olsun inşallah, Mazlum!

*  *  *  *  *

Eyvâh, Kandırıldık!

Yenilen pehlivân, güreşe doymazmış deriz! Güreş de pehlivân da bize has ıstılâh olduğuna göre hiç şüphe yok ki bu atalar sözünü, biz Türkler türetmiş olmalıyız.

Fakat bu atasözüne son zamânlarda çetin bir rakip çıkageldi; “Aldatılan, aldatılmaya doymazmış!” Atalarımızın güreşde sırtı yere gelen pehlivânlar için söylediği bu söz, kendi dönemini aşdı ve

Şu günlerde milletimizin çok geniş bir kısmının hâl-i pür melâline tercümânlık eyler oldu...


  • Maçam yemedi,
  • Yüreğim yetmedi,
  • Ciğerim yetmedi,
  • Bilgim yetmedi,

            En mühimi de

  • Aklım yetmedi, demenin adı

Vallahi kandırıldım!”, “Billahi aldatıldım!” oldu...

 Yaprağını yerken; kıtır, kıtır!

Sapına gelince, meee! Öyle mi?..

 

Özellikle yirmibirinci asırın ilk senelerinden itibâren memleketimizde nezle mikrobu gibi süratle yayılmaya başlayan “aldatma/kandırma” hastalığı,

Yukarıdan aşağıya doğru herkesi sarmaya başladı…

İmam, bilerek ve isdeyerek osdurunca cemaat de hem sıçdı, hem de sıvadı...

Memleketimiz, aldatılanlar kumpanyasının açık sahnesi olmaya başladı.

5a

Recep Tayyip ERDOĞAN, Başbakan olduğu dönemde defalârca söyledi; “Ben dahi aldatıldım!

Cumhurbaşkanı oldukdan sonra da şöyle dedi; “Şahsım başda olmak üzere bütün ülke aldatıldı!

Belediye başkanlarını, devlet bakanlarını, polisleri, her rütbeden subayları, asubayları, sanatcıları cemaatler;

Cüppeli hocayı da Lüpcü Fadıl aldatdı!

Gözümüzün görmediği,

Ve hattâ

Gönlümüzün de katlanmadığı hâlde aldatan-aldatılanlar folimi, tam gaz devâm ediyor memleketimizde;

  • Ȃmir, memurunu,
  • İşveren, işcisini,
  • İmam, cemaatini,
  • Karı-koca, yek diğerini,
  • Esnâf, veli nimeti olan müşderisini,
  • Arkadaşlar, birbirini,
  • Askerde üst’ler, ast’ını, 

Kandırıyor, aldatıyor...

15 Temmuz gecesi maskeler de düşdü, takkeler de!.. Bunları 15 Temmuz 2016 Cuma gününden sonra gördük, duyduk, öğrendik! Bu konuda bakalım daha neler duyup göreceğiz.

Siyâsetciler de seçmenlerini 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat dokuzu beş geçeden beri kandırıyor.

Farz edelim ki suç, aldatanlarda...

Peki, aldatıldığını söyleyenlerin hiç suçu yok mu? Küllükde dolaşmayanın ayağına bok bulaşır mı?

Aldatılanlar kumpanyası oyuncularının hâl-i pür melâli bu minvâl üzere de...

Taa bin dört yüz sene evvelinden bize nasihât edip “Mü'min, aynı delikten iki defa ısırılmaz!diyen kim?

Biz, kimin ümmetiyiz, Allah aşkına?

Siyâsetcisinden, subayından bu devlet adamları aldatıldığını söylüyor da

Aslında aldatılanlar, neticede hep biz vatandaşlar değil miyiz?

Aldatıldığını söyleyen ve fakat aslında vatandaşı aldatan bu devlet adamları ölüp gidince arkasından biz vatandaşlar “Allah rahmet eylesin!” demeye isdekli miyiz?

Ya da

Merhûm Yâdigâr EJDER için gönlümüzde hissetdiğimiz rahmet ve merhâmet duygusunu

Aldatıldım diye yalanlar üfüren bu insanlar için de acap hissedebilecek miyiz?

Yâdigâr EJDER, ömrünü hasretdiği sinema sanatından, karnını bile doyuramadı.

Öldüğü gün cebinden beş kuruş parası dahi çıkmadı!..

Kimsenin sırtından geçinmedi, kul hakkı yemedi, kimseyi de aldatmadı...

Ölüm haberini “Yâdigâr EJDER’in yürek burkan ölümü” diye duyuran gazeteler utansın!

Yürek burksa da ölümü, Allah’ın huzuruna mâsûm bir insan olarak çıkdı dev adam. Mekânı cennet olsun! 

*  *  *  *  *

Ey şarapperest Çadırcı! Neredesin sen, şimdi? 

Bilmez misin ki;


   Niceleri geldi, neler isdediler;

   Sonunda, dünyâyı bırakıp gitdiler;

   Sen hiç ölmeyecek gibisin, değil mi?

   O gidenler de hep senin gibiydiler!

 

*  *  *  *  *

Peki,

Aldatıldıklarını söyleyen fakat aslında biz vatandaşları aldatan devlet zevâtının ölümü nasıl olacak acap?

Gazeteler, bu zevâtın ölüm haberlerini nasıl duyuracak?

Bu insanlar, yapdıkları haksızlıkların hesâbını Hakk’ın huzûrunda nasıl verecekler?

Ve

Biz vatandaşlar, bizleri idâre etdiğini zanneden bu “kandırılmış” zevâtın ardından

Bir Elhâm okumaya isdekli miyiz?

*  *  *  *  *

Aldatanlar Ülkesinin Aldatılmaya Doymayan Askerleri; Asubaylar!

Boğa, boynuzundan; yiğit, sözünden tutulur ya!

Konu aldatılmak ise şâyet, verilen bir sözün tutulup tutulmaması söz konusudur.

Verilen bir sözün tutulup tutulmaması söz konusu ise şâyet

O zamân orada verilmiş söz ya da talep var demekdir.

Peki,

Asubaylığa taraf olanların gündemindeki talepleri nedir?

Şimdi bu talepleri, yorumsuz olarak akdaralım sizlere.

Asubaylar hakkındaki talepler lisdesini derlemeye TEMAD ile başladım.

TEMAD’ın Basın-Yayın ve Tanıtımdan Sorumlu Genel Başkan Yardımıcısı Sayın Adnan AYVACI’ya bir e-mektup gönderdim. Dedim ki Başkanım; TEMAD’ın gündemindeki asubay talepleri nelerdir?

6

Sağolsunlar, Genel Başkan Yardımcımız Sayın Adnan AYVACI hemen cevâp gönderdi...

TEMAD’ın gündeminde ki Asubay talepleri şunlar imiş;

TEMAD’ın Gündemindeki Asubay Talepleri

 

 TEMAD'ın gündemi hakkında

AA

Adnan AYVACI < Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Reply|

21 Şubat 2017, Salı 1:54 PM

To: Şükrü IRBIK ( Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Merhaba Sayın Şükrü IRBIK,


TEMAD’ın kısa, orta ve uzun vâdede tahakkuk ettirmek üzere gündeminde olan taleplerini size bildiriyorum

Astsubay Sorunları Ana Başlıkları;

Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekli olan ve halen görev yapan Astsubaylarımızın sorunlarına ve beklentilerimize ilişkin taleplerimiz aşağıda sunulmuştur.

 

1-Görev ve Makam Tazminatları

2-Göreve başlangıç derecesinin 9/1i yerine diğer memurlarda olduğu gibi 9/2 den başlatılması

3-Emekli maaş bağlama yüzdelerinin artışının düzenlenmesi

4-Personel kadro düzenlenmesinin yapılması

5-Disiplin kanununun İnsan hakları ve Anayasaya göre yeniden düzenlenmesi

6-Astsubay yetiştirme okul seviyesinin ön lisans (2 yıllık meslek yüksek okulları) düzeyinden lisans ( 4 yıllık yüksek okul) düzeyine yükseltilmesi.

7-Tüzüğümüzde de belirtildiği üzere, üyelerimizin ihtiyacı olan huzur evi, yurt v.s gibi hizmetleri yapabilmek amacıyla gerekli olan mali imkanlara kavuşabilmek için, kooperatiflere iştirak etmek/kurmak,  şirketler kurmak/işletmek ve vakıflaşmak arzumuzla ( üye aidatları ve düzensiz bağışlar ile bu hizmetleri yapabilmenin zorluğu ortada olduğundan dolayı) çalışmalarımızı sürdürmek. 

Selam ve sevgilerimizle


Adnan AYVACI

TEMAD Gen.Bşk.Yrd.(Bas:Yay veTantm.sorumlu)

 

Yukarıda gördüğünüz üzere, “temsil makâmı” olan TEMAD’ın gündeminde 7 maddelik bir talep listesi var.

*  *  *  *  *

Asubay meselesinin önemli taraflarından birisi de emekli asubaylar. Bu konuda ortaya dökülen beyânlara bakdığımızda emekli asubaylarımızın 3 maddelik kısacık bir talep listesi olduğunu görüyoruz.

Emekli Asubayların Gündemindeki Asubay Talepleri


 1. Görev başlangıç derece/kadememizdeki kânunsuzluk. (9/2)

2. Subay/asubaya bağlanan emekli maaş oranındaki adâletsizlik. (Subay; %80, Asubay; %50)

3. Tazminât.(7 çeşit tazminât) 

Talep listesindeki maddeler itibârı ile asubaylıkdan beklentisi en az olanlar taraf, emekli asubaylar. 


Sâdece 3 maddelik bu talebleri yerine getirmek ile İcrâ mâkamı olan Genelkurmay Başkanlığı ve MSB, yüzbin emekli asubayı, sokaklardan evlerine gönderebilir. Bunu yapmıyorlar ise şâyet o vakit biz de şu suâli sormalıyız; 

Eşi, çocuğu, gelini, torunu ve akrabası ile sayısı bir milyon civârında olan emekli asubayların sokaklarda dolaşıp;

  • Açlık sınırında yaşıyoruz diye ilenmesinden,
  • Polisler ile şehir meydanlarında köşe kapmaca oynamasından,
  • Ölüm orucuna yatmasından kimler memnun oluyor acap?

 

*  *  *  *  *

Asubayların talepleri söz konu edilince her niyeyse Genelkurmay Başkanlığımız;

Yapacaklarında daha ziyâde yapdıklarını piyasaya sürmeyi tercih ediyor. Bu basit “beyin yıkama” yöntemi; 

  • Hem züğürt tesellisi niyetine umut pazarlıyor,
  • Hem de fazla diretirseniz bu verdiklerimizi de elinizden alırız diyerek aba altından sopa gösderiyor.

Bu basit alicengiz oyunları bir yana;

İçinde yaşadığımız 2017 senesinde,

Asubaylara dâir olmak üzere “icrâ makâmı” olan Genelkurmay Başkanlığımızın gündeminde

Sâdece 3 maddelik bir ”sistemli” çalışma(!) lisdesi olduğunu görüyoruz.

Genelkurmay Başkanlığının Gündemindeki Asubay Talepleri


Görev Tazminâtı; sâdece subaylarımıza vermek üzere 1989 senesinde icâd etdiler. (Asubayları ileri sürerek Genelkurmay Başkanlığımız, şimdi de binbaşılara bu tazminâtı vermek isdiyor.)

Silâhlı Kuvvetler Hizmet Tazminâtı; Genelkurmay Başkanlığımız 2011 senesinde icâd etdi.  (Asubayları ileri sürerek Genelkurmay Başkanlığımız, şimdi de binbaşılara bu tazminâtı vermek isdiyor.)

Görev başlangıc derece/kademesi; 9/1 yerine 9/2 olması. Asubayların eğitim süresini 2002 senesinde bir seneden iki seneye yükselttiler. Verilen bu bir senelik hak; muâdili devlet memurlarına kıyâsen  asubaylara, 1 senelik hak kaybı olarak aynı sene geri döndü!

Genelkurmay Başkanlığının bugün hâlâ “çözmeye(!)” çalışdığı yukarıda gördüğünüz 3 meselenin üçünü de

Gene zamân içinde çıkartdığı kânunlar ile Genelkurmay Başkanlığının doğurduğu meseleler olduğunu görüyoruz.

Yukarıda gördüğünüz 3 madde, bugün Genelkurmay Başkanlığının gündeminde olan konular.

Genelkurmay Başkanlığının bir de görmediği(!) maddeler var ki bunları da gene kendileri doğurdular;

  • Makâm tazminâtı; sâdece subaylarımıza vermek üzere, 1982 senesinde doğurdular.
  • Temsil tazminâtı; sâdece subaylarımıza vermek üzere, 2000 senesinde doğurdular.
  • Kadrosuzluk Tazminâtı; sâdece subaylarımıza vermek, üzere 1993 senesinde doğurdular.

Şimdi, ehl-i akıl bir insan olarak ben, aklımın emrine râm olup burada şöyle düşünmeye mecburum;

Asubaylara “makâm, temsil ve kadrosuzluk tazminâtı”, Genelkurmay Başkanlığının gündeminde bile yok!

Demek ki Türk Ordusunda makâm, temsil ve kadro hakkı sâdece subaylarımıza özgü.

Peki, öyle olsun!

O zamân da şu suâlin cevâbını versinler; Subaylarımız, kânun peydahlıyor ve diyorlar ki asubay denilen asker kişiler, “subay yardımcısıdır”. Şu anki mevzuâta göre sâdece subaylarımıza özgü olan “makâm, temsil ve kadrosuzluk tazminâtı” almayan asubaylar, nasıl oluyor da “subayların yardımcısı” olabiliyorlar?

*  *  *  *  *

Asubayların talepler lisdesini konuşmaya devâm edelim...

Asubay meselesi konusunda en dertli zümrenin, muvazzaf asubaylar olduğu görülüyor. Çünkü en yüklü talep listesi, muvazzafların elinde. 24 maddelik bu liste, asubayların taleplerinin tamâmını kapsamıyor elbetde. Bu lisdeye yeni talepler ilâve edilebilir...

Bugün itibârı ile tahakkuk etdirilen haklarımızı lisdeye dâhil etmediğimizi söylemeye hâcet olmasa gerekdir.

Muvazzaf Asubayların Gündemindeki Asubay Talepleri


1. Birinci derecenin dördüncü kademesine yükselme sorunu. (2012/ öldüre öldüre bitirdiler. Onun da içi boş)

2. Görev başlangıç derece/kadememizdeki kânunsuzluk. (9/2).

3. Subay/asubaya bağlanan emekli maaş oranındaki adâletsizlik. (Subay; %80, Asubay; %50).

4. Tazminât haklarımız. (7 çeşit tazminât).

5. Asubay sınıf okulu mezûnlarının intibâk sorunu (2016/öldüre öldüre bitirdiler)

6. Askerî hastanelerde utanç verici sınıf ayrımı (Subaylarımızın yapamadığını 15 Temmuz’cular bir dakikada yapdı ve Askerî hastaneleri Genelkurmay Başkanlığının elinden aldı.)

7. Askerî mahkemelerde görülen dâvalarda asubay kıyımı. (Subaylarımızın yapamadığını 15 Temmuz’cular bir dakikada yapdı ve Askerî mahkemelerin kapısına kilit vurdu.)

8. Lojman tahsisinde orantısız tahsis.

9. İçhizmet Kânunu ve Askerî Cezâ Kânununda asubay aleyhine işletilen hükümler.

10. Günlük yaşantıya müdâhale eden emir komuta zenciri ve görev anlayışı.

11. OYAK. (Aidât öderken var, yönetimde yok sayılan sınıf asubaylar)

12. Orduevi, sosyal tesis ve askerî kamplarda adâletsiz tahsisler ve uygulamalar.

13. Kalkınmada öncelikli bölgelerde çalışan asubaylara kademe verilmesi.

14. Asubay Meslek Yüksek Okullarının lisans seviyesine yükseltilmesi.

15. TSK’da görev yaparken hasta olarak sağlığını kaybedenlerin mağdur edilmesi.

16. Çağdışı orduları andıran şekilci uygulamalar. (Tam kanat – kırık kanat kepâzeliği, kılıçlı – tüfekli bölücüğü)

17. İki dudak arası mesâi kavramı değiştirilmeli, âmirin başına buyrukluğuna son verilmelidir.

18. 1 sene okuyana da 8 sene okuyana da aynı hizmet süresi. Mecburî hizmet, tahsil süresi ile orantılı olmalıdır.

19. TSK’dan ayrılışlar kolaylaştırılmalıdır.

20. Asubayların meslekî memnuniyeti için çalışma şartları iyileşdirilmeli, erken emeklilik önlenmelidir.

21. Asubaylıkdan subaylığa terfi kuralları şeffâflaştırılmalı, idârenin sınırsız takdir hakkı kısıtlanmalıdır.

22. İlk rütbemiz olan “Astsubay Çavuş” ibâresinden “Astsubay” kelimesinin iptâl edilmesi.

23. Meslek unvânımız “Astsubay” kelimesinin, ATATÜRK’ün türetdiği şekili olan “Asubay” yapılması.

24. Kışlada, cephede kahraman; esir kampında hizmet eri muâmelesi. (Bu maddeyi Çavuş Mustafa Kemâl isimli makâlesi ile 09 Mart 2017 târihinde asubayların gündemine ilk dâhil eden kişi, Şükrü IRBIK’dır.)

 *  *  *  *  *

Bugün Astsubay olarak bildiğimiz meslek sınıfı, 1951 senesinde teşkil edildi.

Asubaylara yeni haklar veriyoruz diye subaylarımızın piyasaya sürdüğü her yeni kânun aslında,

Asubayların aleyhine yeni ve daha büyük haksızlıklar doğurdu!

Peki,

Asubayların talepleri konusunda tarafların bu kadar farklı gündeme sahip olmasının sebebi nedir sizce?

Dokuz sınıf askeri olan bir orduda; alın terinin karşılığını âdil bir şekilde dağıtmak mümkün olabilir mi?

Kendilerinden başka diğer sınıflardaki askerlerin rütbesini dahi bilmeyen subaylarımız;

Bu askerlerin dertlerinin ne olduğunu nasıl bilsinler ki?

Sistem bütünlüğü içinde çalışıyoruz!” diyen subaylarımız doğru söylüyor!

sistem

Çünkü;

Sistem bütünlüğü içinde çalışarak(!)” ordumuzu gene

Sistem bütünlüğü içinde!” parçalayıp kıymık kıymık "kastlara" böldüler.

Sıkıntıları çözüyoruz diyen vatan hâini subaylarımız,

Yeni sıkıntılara kapı aralayan yeni asker sınıfları doğurtdular ordumuza!

Şu gün itibârı ile ordumuzda tam sekiz çeşit asker var!

Böyle bir manzarayı Aristo bile hayâl edemez idi!..

mevcu

Ordumuzdaki “asker sınıfları” için Genelkurmay Başkanlığımızın “statü” dediğine lutfen dikkat buyurunuz.

*  *  *  *  *

1950 senesinden beri rütbe takan orgenerallerimiz, salon generalidir!

Enselerine güneş, postallarına çamur değmez!

 

Alıp tüfeği eline,

Koşup hudut boyuna,

Yatıp çamurlu sipere boylu boyuna,

Düşmâna kendisi kurşun atacak değil, herhâlde! 

Eli tetikde, gözü ufukda düşmân gözleyen Mehmedciğimize 

Ateş! diye emir verse, Seri paşamız;

ateş

O ateş! emri, O Mehmedciğe gidesiye 

Ve dahi

O Mehmetcik, o tetiği çekesiye kadar

O düşmân, senin O canına ot tıkar be!

*  *  *  *  *

Kör Bakan İnsanlar, Fil ve Asubaylık! 

Asubaylık konusunda söz söyleme hakkı olan 4 taraf var;

1. Muvazzaf Asubaylar

2. Emekli Asubaylar

3. TEMAD (Temsil makâmı)

4. Genelkurmay Başkanlığı/MSB (İcrâ Makâmı)

Fakat gelin görün ki asubaylığın taleplerini çözmek şöyle dursun,

Asubayların taleplerinin ne olduğu konusunda her bir taraf, farklı bir telden kendi nağmesini çalıyor!

Res

*  *  *  *  *

İnsan olmanın temel şartı ve en büyük fâzileti,

Hakkını arayacak kadar cesûr ve haysiyetli olabilmekdir.

Hakkını almak, bu yolda mücâdele etmek de cesâretli ve haysiyetli insanların işidir!

Aç köpek, (karnını doyurmak için) fırın duvarını yıkıyor ise şâyet,

Aç insan, (karnını doyurmak için) fırın duvarını niye yıkmasın?..

Açlık sınırında yaşayan asubayların, köpek kadar aklı ve haysiyeti yok mudur ki hakkını aramasın?

Hakkını almak için mücâdele eden asubayları kınayanlar, önce dönüp kendilerine baksınlar;

Bu zât-ı muhteremlerin ya karınları tokdur, açlık sınırında yaşayan asubayların hâlinden anlamaz,

Ya da

Bu zevâtın aç köpek kadar bile aklı ve haysiyeti yokdur!

 

*  *  *  *  *

Asubaylık meselesine taraf olanların

Asubaylığı anlamak ve târif etmek konusunda içine düşdükleri

Ve dahi

Yukarıda gördüğünüz “başıbozukluğu” ve “kavram kargaşasını” anlatacak bir resim arar iken,

Aşağıda gördüğünüz şu sessiz(!) çizgi-resimi keşfetdim!

Bir de siz bakın hele!..

8

Asubaylar konusunda söz hakkı olan taraflardan her biri

Gündüz vakdi kör gözlüğü takıp da bakdıkları asubaylığı

Kendi görmek ve anlamak isdediği şekilde gördü, anladı ve târif etdi.

Fakat bu taraflardan hiçbirisi asubaylığın hem iç hem de dış hukûkumuza göre

  • Gayri meşrû 

               Ve dahi

  • Gayri kânûnî olduğu fark edemedi!.. 

*  *  *  *  * 

9Sinema piyasasında filimcilerin en çok kandırdığı sanatcılarından birisi idi.10

Oynadığı filimler için para vereceğiz diyen filimciler, çoğu zamân kandırdılar O’nu.

Birlikde oynadığı oyuncular ve filimciler O’nun sırtından geçinip servet kazandılar.

Ömrünü hasretdiği Yeşilçam Sokakda karnını bile doyuramayan Yadigar Ejder,

Hep “üçüncü adamı” oynadığı Türk sinemasının “ucuz emekcisi” idi!

*  *  *  *  *

Canını fedâ etdiği Türk Devletinden;11

  • Karnını bile doyuramayan,
  • Hep oyalanan,
  • Avutulan,

             Ve

  • En çok da aldatılan asubayları ise

Türk Ordusunun hep “ikinci sınıf” muamele gören “fakir ve ucuz emekcisi” oldu! 

 brove

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.



   Evvelki bölümleri okumak için aşağıdaki resimleri tıklayınız!   


 Kapak-1       Kapak-2     Kapak-3

  Kapak-4      Kapak-5

Yayınlandığı yer ESKİ TÜFEK
Perşembe, 09 Mart 2017 11:20

Asubay Tefrikası -2-

Asubay Tefrikası -2- Köleliği Kutsanan Askerler: Asubaylar

 

Asubay Tefrikası -2-

Köleliği Kutsanan Askerler: Asubaylar

 

Türk isiminden söz eden yazılı ilk belgemiz olan Orhun kitâbelerinde;

  • Türk isimi kadar eski olan “çavuş” kelimesinden ilk defâ bahsedilmesi

Ve dahi

  • Tonyukuk’un da ilk Çavuşumuz olduğu,

Askerî târihimiz bakımından elbetde önemlidir.

resim-01

Çavuş rütbesi ile Tonyukuk’un,

İlteriş Kağan’ın "başkomutanı" olduğunu da biz söyleyelim.

resim-02Fakat Asubay Tefrikası’nda ben, meselenin bu veçhesiyle ilgilenmiyorum. Bunları Tonyukuk 1.300 sene evvel taşa kazımış zâten!

Benim yazacaklarım, Asubaylık konusunda bugüne kadar söylenenlerin hepsinden farklı.

Sâhil Güvenlik Komutanlığından emekli Asubay ben Şükrü IRBIK,

Asubay denilen uyduruk asker sınıfına yapılan “kanûnsuzluk ve şerefsizlikler” tefrikasını yazacağım.

Tefrikamızın son bölümünü de inşallah neşretdikden sonra Asubaylık mücâdelesinin

Bugüne kadar yapılagelenden çok farklı ve yeni bir mecrâya doğru kendiliğinden akdığını göreceğiz, evvel Allah.

Çavuş unvânının askerlik târihimizde ortaya ilk çıkışı ve gerçek anlamı böyle iken

Târih hocasından, profesöründen, gazetecisinden subayına kadar

Kendini okumuş-yazmış belleyen kimi tahsilli münevver(!) insanlarımızın

Çavuşluğun bugün temsilcisi olan Asubaylık hakkında neler üfürdüğünü,

Ve dahi

Asubayları nasıl ve neye lâyık gördüklerini

Daha da mühimi

Asubayları neye mahkûm etdiklerini buyurun, berâber öğrenelim.

*  *  *  *  *

Akıl Yok, Kurnazlıkda Sınır Hiç Yok!

Ey Çadırcı!

Şöyle bir söz işitdim, dün gece geçerken meyhânenin önünden; Sen miydin, içerdeki o adam?

Gökde bir öküz varmış, adı Pervin;

Bir öküz de altındaymış yerin.

Sen, asıl iki öküz arasında

Tepişmesine bak şu eşşeklerin!

Akıl yok!

Fakat

Sömürgenlik, üfürgenlik ve böbürgenlikde ise sınır hiç yok, bizim subaylarımızda!..

Dünyânın ilk düzenli kara ordusunu biz kurduk diye övünürüz. Zamân olarak da M.Ö 209 senesini şâhid gösdeririz. Fakat ordumuza subay yetiştirmek için ilk mektebi kuracak kadar akıllı olmadığımızı her niyeyse gizleriz.

Her Türk asker doğar diye gıçımızı yırtarız.

Fakat bilimde, sanatda vs. onun bunun aklı ile yol almaya çalışırız.

Askerlik mesleğinde de el şeyi ile gerdeğe giriyoruz vesselâm.

  • Mükellef Askerlik Kânûnumuz, Fransız Napolyon’dan
  • Askerî Cezâ Kânûnumuz Alman Frederick’den!..

Dünyânın en eski deniz kuvvetleri bizde diye caka satarız.

  • Fakat dünyânın ilk bahriye zâbit mektebini kuracak kadar bile aklımız yok imiş!
  • Üsdelik bu mektebi 1773 senesinde kurduk diye utanmadan yalan söyleyen zâbitleri olan bir Deniz Kuvvetlerinin sâhibiyiz.

Dünyânın ilk uçağını 1908 senesinde uçuran Coni, kendi Hava Kuvvetlerini ancak 1947 senesinde kurabildi.

Fakat kendi uçağını hâlâ yapamayan hava kuvvetlerimizi, nasıl olmuşsa biz 1911 senesinde kurmuşuz, iyi mi? Yrd.Doç.Dr.Hv.Öğ.Yb. Osman YALÇIN isimli bir zâbitimiz var. Belki de şimdiye kadar Prof. filan olmuşdur! Târih doktoruyum diyen bu zâbit, aslında tâm bir târih kasabı. Bu zâbitine, dünyânın en eski hava kuvvetleri ve dünyânın en eski hava harp mektebine sahip olduğumuz yalanını utanmadan söyleten bir Hava Kuvvetlerimiz var. Sahte kahramanlık serhoşluğu külliyen kör etmiş, böbürgen subaylarımızı...

Subaylarımızın, bir subay mektebi kuracak kadar bile akılları yok, bu âşikâre belli.

Fakat şu tâlihe bakınız ki;

Kendilerine sahte târih düzmeye gelince yalancının ferişdâhı kesilen bu zübük subaylarımız,

Mesele asubaylık denilen “köle” bir asker sınıfı peydahlamaya gelince “zihin orgazmı” oluyorlar!

Her ne hikmetse bu zıvzıvlı subaylarımız bir kerâmet gösderiyor ve

Dünyânın ilk asubay okullarını hem icâd, hem de küşâd ediyorlar!..

  • Coni’de yok!
  • Tomi’de Yok!
  • Hans’da yok!

Dünyâda asubay okulları olan tek ordu herhâlde bizim ordumuzdur.

Az kaldı! Asubay sınıfını da niye peydahladığınızı yakında yüzünüze vuracağım inşallah!

1950 senesinden beri dünyânın en güçlü ordusuna sahip olan Coni subayı;

  • 12 haftalık talim-terbiye ile subayını,
  • 8 haftalık talim-terbiye ile erini savaşa hazırlayabiliyor.

Fakat bizim subaylarımız ise;

  • Subay yetişdirmek için 4 sene veya 8 sene,
  • Asubay yetiştirmek için 2 sene para, zamân ve kaynak harcıyor.

Onların erleri de bizim erlerimiz de aynı tüfeği, aynı topu, aynı tankı, aynı uçağı ve aynı gemiyi kullanıyor. Hattâ onlarınki bizimkinden çok daha gelişmiş ve karmaşık silâhlar... Çünkü biz Türkler, Coni’nin 30 sene evvel kullanıp çöpe atdığı silâhları, “yeyici” subaylarımız mârifetiyle çuvallar dolusu para verip satın alıyor ve kullanıyoruz.

Bu işin doğrusunu kim biliyor, kim yapıyor dersiniz?

Gevur Coni kendi subay ve erini bu kadar kısa sürede talim-terbiye etmeyi nasıl beceriyor acap?

Onlar mı akıllı? Gerilik, bizim insanımızda mı? Ya da bizi idâre eden subaylar mı geri zekâlı?..

15 Temmuz’da gördük! Yoksa, vatanımıza, milletimize, devletimize, ordumuza karşı gizli bir ihânet mi var?

*  *  *  *  *

Asubaylar Kısım Kısım!

Makâlemizin Köleliği Kutsanan Askerler: Asubaylar ismini verdiğim bu bölümüne başlamadan evvel

Hakkımdır, kendi zümrem olan Asubaylar hakkında birkaç kelâm etmek isdiyorum.

Biz asubaylar, memleketin her yerinden koşup gelerek devletimizin hizmetine girmiş insanlarız. Bu cümleden olmak üzere hayâta bakışımız itibârı ile sokakdaki vatandaşdan hiçbir farkımız yok. Okulumuzda aldığımız askerlik tâlim ve terbiyesi ile alışkanlık ve davranışımız bir hayli değişebiliyor. Fakat hayâta bakış açımız ve belli durum karşısında takındığımız tavır pek değişmiyor. Yer, damar damar; asubaylar da kısım kısım!..

Kendimizi tanıtmak ve asubaylık mesleğini anlatmak üzere kamuoyu huzûrunda büründüğümüz zebânı

Ve dahi

Takındığımız tavırı temel alarak benim de içinde olduğum asubay zümresini ben, 4 kısımda târif edeceğim.

1. Köle isdeyen kölebaşılar zümresi;resim-03

Asubay okulları eğitim seviyesi lisans düzeyine yükseltilsin!” diyecek kadar kendilerini akıllı zannederler.

Sonra da cürümlerince kerem eyleyip;

Uzman erbaşlara da önlisans düzeyinde eğitim verilsin!” derler.

Fakat uzman erbaşlara da kölelik muamelesi yapıldığını görmezler!

Kara Kuvvetleri Komutanı iken Orgeneral Hulusi AKAR’ın dediği gibi “isdemenin sınırı yokdur!” da...

  • Bu isdeklerin gerekcesi nedir?
  • Hangi kânûna göre isdiyorsun bunları?
  • Senin bu taleplerinin dünyâda eşi menendi var mı?..
  • Askerlik konusunda dünyâ nerede, sen neredesin?

Üfür üfür geç! İşin bu tarafını düşünen, bilen, hele bir de açıklayabilen tek kişi yok bu cenâhda. Bu meslekdaşlarımız bu bakış açısı ile, ordumuzdaki askerliğe 200 sene geride kalmış Prusya zihniyeti ile bakan Hulusi AKAR’ı haklı çıkardılar ya!.. Helâl olsun vallahi!..

Harp Okullarının tahsil süresini 4 seneye yükseltdikden tam 26 sene sonra

Genelkurmay Başkanlığımız, Asubay Okullarının tahsil süresini 2 seneye lutfen yükseltdi.

Dağlar kadar pilav pişirecekseniz şâyet dereler kadar tereyağ benden de...

Nerede bu kadar pirinç? İşde, buyurun! Şu suâllere verecek cevâbınız var mı?

  • Lisans okumuş çocuklarımıza hangi akılla “hizmet erliğini” revâ görüyorsunuz?
  • Elinde mühendislik diploması olan bir insan, “bu şartlar altında amelelik” yapar mı Allah aşkına?
  • Yaparım abi dese bile mühendise “amelelik” yapdırmak hangi akıla ve hangi vicdâna sığar?
  • Mühendis olacak kadar zekâya sahip bir insanı “ortada sandık” olacak kadar aptal mı sanıyor sunuz?
  • Mühendise amele muamelesi yapmanın asubaya “köle” muamelesi yapmakdan ne farkı kalıyor?
  • Subaylar, kendisine hak gördüğü lisans eğitimini, “ast” dediği biz Asubaylara niye versin?
  • Dünyânın hangi ülkesinde “asubaylık” var ki Türkiye’de “Asubay Okulu” olsun?
  • Hem de 4 sene eğitim veren “Asubay Okulu”, öyle mi?
  • Velev, Asubay okulları değil lisans, yüksek lisans düzeyine çıkartıldı! Sen de doktor asubay oldun! Subay ile er arasında “ortada sandık” misâli “çavuş” olduğun sürece, ne değişecek?
  • Ya da mâdemki subaylar gibi 4 sene okumak isdiyorsun! O zamân da “subay olmak istediğini” söyleyecek kadar samimî ve yürekli ol.

Bütün bu suâller bir yana;

  • 1949 Cenevre Sözleşmesini (GC-III) okudunuz mu?
  • 1952 Kuzey Atlantik Andlaşması (NATO) hakkında tek kelime işitdiniz mi?
  • NATO/STANAG 2116’dan haberiniz var mı?
  • 80 milyon vatandaş bir araya gelsek, devletimizin imzâlayıp taraf olduğu bu milletlerarası andlaşmaların bir tek kelimesini değişdirebilir miyiz?

Hayâlin bile bir sınırı vardır. Fakat bu kısımdaki asubaylarımızın hayâl gücü sınır tanımıyor maşşallah! Teşbihde hâtâ câizdir! Bu meslekdaşlarıma ben, “köle isdeyen kölebaşılar” diyorum! Sâdece kendi menfaatini düşünen, kendi rahatı için gözünü kırpmadan başkasını harcayabilen insanlardır bunlar. Kendisi “kölebaşılık” yapabilsin diye başka insanları “köleleşdirecek” tıynetdedirler.

İkinci husus da şudur; bu asubaylarımız aslında komutanlık evsâfını hâiz, yiğit ve gözü kara insanlardır. Düşmânın üsdüne ilk önce bu asubaylarımız atılır.  Fakat akılları, heyecân ve coşkularının gerisindedir.

2. Hâlis niyetli ve fakat umutsuz vak’alar zümresi;

Dert demleyip hastalık harmanlayan mevcut kânunlar içinde çâre arayan umutsuz vak’alardır, bu sınıfa dâhil olan asubaylarımız. Bu zümre “hem ağlarım hem giderim!” diyenlerdir. Hepsi birer Ömer HȂLİSDEMİR’dir aslında. Vatanını, ordusunu, mesleğini seven insanlardır. Fakat kimisi kendi gücüne inanmayan, ekseriyeti de kendi gücünün farkında olmayanlardır. Çâresizlik içinde yerini ve yönünü kaybetmiş asubay zümresidir.

3. Hiçbir talebi olmayan, bulduğu ile iktifâ eden dilsizler zümresi;

Biliyorsunuz ki dört beş senede yapılan seçimlerde hiç oy kullanmayan belli bir vatandaş zümremiz var. Kimler aday olmuş, kim ne yapacak; kendisi devletden ne bekliyor, kendisine, ailesine ne olacak, hiç umursamaz. Ve yüzde ona yakın bir vatandaş kesimini temsil ederler. Salla başını, al maaşını diyenlerdir bu insanlarımız. Asubaylık şöyle dursun, vatandaş olduklarının bile farkında değillerdir aslında. Ensesine vur, gursağından lokmasını al! Asubaylarımızın içinde de yüzde ona yakın böyle bir “umursamazlar” zümresi var ki, Allah, düşmânıma bile vermesin!

4. İşin doğrusunu bilen ve fakat bildiğinin farkında olmayanlar;

Asubaylık lağv edilsin diyenler bu zümrede yer alır. Uğradıkları haksızlıklar karşısında “pes artık!” diyerek öfkeyle ayağa kalkar ve “asubaylık lağvedilsin!” diyerek otururlar! Yapdıkları sâdece bu kadar... Aslında kurmay zekâlı insanlardır. Söylediklerinin farkına varabilirler, hele bir de söylediklerine evvelâ kendileri inanabilirse şâyet başkalarını da inandırabilecek asubay meslekdaşlarımızdır. Eski Tüfek olarak ben, bu zümreye mensûbum. Fakat bir tek fark ile...

Ben, ordumuzdaki Asubaylık sınıfı lağv edilecek diyorum ve buna inanıyorum. Bu duruşum ile de teşbihde hâtâ olmaz, Alman vatandaşı August LANDMESSER’in 1936 senesinde durduğu şu yerdeyim ve O’nun yapdığını yapıyorum!

resim-04 

Bugün itibâriyle;

Asubaylık lağvedilecek diyen ilk ve tek Asubay

Eski Tüfek ben Şükrü IRBIK’ım!

Falcı değilim! Kim, nasıl ve ne zamân yapar, bilemem!

Fakat şunu çok iyi biliyorum ki;

Asubay denilen uyduruk asker sınıfını lağvedecek insanlar, bu zümreden çıkacak!

Asubay Tefrikası’nın son bölümünü de okuyup anladıkdan sonra

Basiretli ve mümeyyiz meslekdaşlarımın bu zümreye teveccüh edeceğini biliyorum.

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası’nın birinci bölümünü terkip eden Dünden Bugüne Asubay isimli makâlemizde;

  • Subay ve asubay meslekdaşlarımızın Asubaylık târihi hakkında kitaplar yazdığından,
  • Kokuşmuş subay fikriyâtının dayatdığı şaşı ve dar kapsamda yazılan bu kitapların;

Yalanlarla süslenmiş “resmî târih” kalıpları içinde bize yalanlar aşılamaya,

  • Hattâ daha açık bir deyiş ile dayatmaya çalışdığından bahsetmiş idik.

Asubaylık hakkında yazılan ya da sipâriş üzerine yazdırılan kitap ve makâleler de var elbetde. Bunlardan sâdece dördünün künyesini verelim;

1. Kara Öğ.Alb. Tahsin ÜNAL (Tahsin YAHYAOĞLU müstear ismi ile), Astsubay Okullarının Târihcesi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 32, Haziran 1965.

2. Mehmet Ali BİRAND, Emret Komutanım, Milliyet Yayınları, 1986.

3. EDOK Okullar Komutanlığı; Astsubay Okulları Târihi (Kara Kuvvetleri Astsubay Okulları 100 Yaşında), EDOK Okullar Komutanlığı Matbaası, Balıkesir-2009.

4. Prof.Dr. Ümit ÖZDAĞ, Dünya Assubaylar Günü ve Assubaylar, Yeniçağ Gazetesi, 17 Mart 2011.


Kendileri kölebaşılık yapmak uğruna başkalarını köleleşdiren meslekdaşlarımız var nasıl olsa!

Biz asubayları köleleşdirmek isdeyen başka sömürgen insanlar niye olmasın? İşde, yukarıda künyesini verdiğim bu kitap ve makâleyi yazanlar da tıpkı meslekdaşlarımız gibi biz asubayları köleleşdirmek isdemişler.

Ve bakınız, asubayların köleliğini kutsamak için ne sözler üfürmüşler...

*  *  *  *  *

resim-06 

resim-07Ömür boyu köle olarak kalması şartıyla Asubaylığı kutsayan ilk vatandaşımız, bir subay. Hem de fakülte mezûnu öğretmen bir subay; Kara Öğ.Alb. Tahsin ÜNAL. Türk Kültürü dergisinin 535-539 sayfalarında, 1965 senesinde Astsubay Okullarının Târihcesi isimli 5 sayfalık bir makâle neşretmiş. Bu makâlesini Tahsin hocamız, her niyeyse Tahsin YAHYAOĞLU mahlası ile yazmış. Subay ve öğretmen olduğunu gizlemiş. Bu makâleyi yazan Tahsin YAHYAOĞLU’nun, Kara Öğ.Alb. Tahsin ÜNAL olduğunu anlamak için iki üç geceyi sabaha katık etmek zorunda kaldım.

Bakınız, Öğretmen Albay Tahsin hocam, makâlesinin 536’ncı sayfasında ne demiş; “İkinci Meşrutiyeti müteakip orduda ıslahât düşünülürken, bu arada askerlerin daha iyi yetişmesini sağlamak maksadı ile “asker ile en yakından temâs eden, onunla berâber yiyip onunla berâber yatan” “Çavuşların” da daha iyi yetişmiş olmasının önemi üzerinde durulmuş ve 1909’da Mahmut Şevket Paşa tarafından önce İstanbul’da sonra yine aynı senede Konya’da iki tane “Gedikli Küçük Zâbit Okulu” açılmıştır.resim-08

Aynı derginin 538’inci sayfasında şöyle buyurmuş Albay Tahsin  ÜNAL;

6- Astsubaylığın Önemi

Ordu kadrosunda bu sınıfın önemi, zan ve tahminlerin üstündedir. Yakın zamânlara kadar er ile berâber yatıp kalkan, yiyip içen, onu eğiten ve öğreten, sabahtan akşama kadar er ile haşr-ı neşr olan, erin en yakın komutanı, onun derdi ile hemdert, neş’esi ile hem neş’e olan, subaydan önce astsubaydır. Bu itibarla astsubaylara, kıt’alarda yerinde bir tâbirle “Bölüğün Anası” denir. Evin içinde ana ile çocuğun münâsebeti ne ise Astsubay ile Er’in münâsebeti de odur. İyi bir ana çocuklarını iyi yetiştirmek için nasıl gayret sarf ederse, ”bölüğün Anası” olan iyi bir astsubay da bölüğünü iyi ve mükemmel yetiştirmek için o kadar gayret sarf eder. Bu itibarla Astsubaylık, Subaylık kadar önemlidir. Bir askerî birlik, subaydan “sonra” astsubayın eseridir.”

Şimdi,

Fakülte mezûnu, öğretmen sıfatlı bir subay, asubay dediği insanoğlunu bakınız, nasıl târif etmiş;

  • Askerlerin daha iyi yetişmesini sağlamak maksadı ile “asker ile en yakından temâs eden, onunla berâber yiyip onunla berâber yatan” “Çavuşlar
  • Ordu kadrosunda bu sınıfın (Asubay) önemi, zan ve tahminlerin üstündedir.
  • Er ile berâber yatıp kalkan, yiyip içen, onu eğiten ve öğreten, sabahtan akşama kadar er ile haşr-ı neşr olan, erin en yakın komutanı, onun derdi ile hemdert, neş’esi ile hem neş’e olan subaydan önce astsubaydır.
  • Bu itibarla astsubaylara, kıt’alarda yerinde bir tâbirle “Bölüğün Anası” denir.
  • Evin içinde ana ile çocuğun münâsebeti ne ise Astsubay ile Er’in münâsebeti de odur.
  • İyi bir ana çocuklarını iyi yetiştirmek için nasıl gayret sarf ederse, bölüğün Anası olan iyi bir astsubay da bölüğünü iyi ve mükemmel yetiştirmek için o kadar gayret sarf eder.
  • Bir askerî birlik, subaydan “sonra” astsubayın eseridir.
  • Bu itibarla astsubaylık, subaylık kadar önemlidir.

Edebimizdendir; Ölünün arkasından kem konuşulmaz! Fakat bu sözlerinden dolayı Tahsin hocayı şiddetle takbih ediyorum. İstanbul Üniversitesinde târih tahsil etmiş bir insanın, harbiye mezûnu ağzıyla böyle konuşması, hocalık adına hakikâten büyük bir talihsizlik. Üniversite mezûnu öğretmen bir subayın aydınlık yüzüne hiç de yakışmayan sözlerdir bunlar. Kır atın yanında yatan misâli Tahsin hocamız, demek ki harbiyeli subaylarımızın yanında durmakdan harbiyeli subay rûhuna ve şahsiyetine iltihâk etmiş. Kıraldan fazla kıralcı olmuş Albay Tahsin ÜNAL.

  • Bölüğün anası asubay ise şâyet, söyler misin, Tahsin hocam? O bölüğün “babası” kim oluyor?
  • Askere gönderdiğimiz Mehmedciğin “anası olarak asubayı tayin etmek” hakkını, sana kim verdi?
  • Teşbihde hâtâ olmaz da... Peygamber ocağını böyle çirkin bir teşbih ile anlatmak hakkını sen kendinde nasıl gördün? Bunlar bir yana...

Ömür boyu köle olarak kalması karşılığında asubayların köleliğinin kutsanmasının altındaki hâlet-i rûhiye nedir Allah aşkına? Fakülte mezûnu öğretmen bir subay, asubaylar hakkında böylesi tahkir edici bir kanaate sahip olabiliyor ise şâyet harbiyeli subaylarımızın asubaylar hakkındaki kanaatlerini ben, tasvir bile edemiyorum. Gerçekden çok yazık.

  • Erlerin her şeyi ile asubay ilgileniyor.
  • Astsubaylık, subaylık kadar önemlidir diyorsun!
  • Hem de erlerimize ömür boyu “analık” yapıyor!

Fakat sıra mevki-makâm devşirmeye; şan-şöhret kapışmaya; rütbe-terfi kotarmaya gelince parsayı subaylarımız topluyor. Buna kölelik demezler de ne derler? Allah sizlerin ahfâdına da “bölük analığı” nasip etsin inşallah!...

 

           1914 senesinde Kaymakam Mustafa Kemal; 

  • "Ordunun anası millet,
  • Babası da yüzbaşıdır" demiş idi. 

Fakat

Hoca sıfatlı Tahsin ÜNAL isimli bu zevzek subay, bu meşhur sözü bile tebdil etmiş!


*  *  *  *  *

 resim-09

Asubayları “bölük anası”na benzeterek aşağılayıp “ömür boyu köleliğini” takdis eden başka münevverlerimiz de var. Bunlardan birisi de gazeteci Mehmet Ali BİRAND. BİRAND’ı TRT’ye hazırladığı programlar için verdiği faturalara bol sıfırlar ilâve etmek suçundan mahkûm edilmesi ile tanıyoruz.

1980 subay darbesinin kara ve kesif bulutlarının memleketimizin üzerinde devriye atdığı dönemlerde

Bir kitap yazdı Mehmet Ali BİRAND; Emret Komutanım.

Türk askeri hakkında Türkiye’de yayımlanan kendi türünün ilk kitabı. BİRAND, Amerikan ordusuna subay temin eden kaynaklardan birisinin de kendi deyişi ile “er ve assubay okulları” olduğu yalanını üfürmüş (Sayfa.198) BİRAND’ın “okul” dediği kurumlar, Coni’ye temel askerlik eğitimi veren “acemi er eğitim alayları”dır. Bu eğitim birliklerinde erler eğitilir. Bu da sâdece sekiz buçuk haftalık temel askerlik eğitimidir.

resim-10Her boku bilmesinin yanında üç beş dâne zebân da bilen BİRAND;

Amerikan ordusunda “assubay okulu” olmadığını,

Çünkü Coni’de “assubay” denilen bir asker sınıfı olmadığının farkına bile varamamış!

Mehmet Ali bey,

Coni ordusunda sâdece iki sınıfı asker olduğunu

Bunların da;

1. Subay

2. Er olduğunu bile anlayamamış!

Yazmak için tam 5 senesini isrâf etdiğini söyleyen BİRAND, bakınız kitabında daha ne inciler yumurtalamış!

 

  • Assubayların hayatları kıt'aya çıkmalarıyla değişmeye başlar.
  • Kimi zamân yaptıkları işin ikinci sınıf olduğu izlenimine kapılırlar.
  • Assubayları en çok üzen durum, bütün meslek hayatları boyunca yönetilmek zorunda kalmaları
  • Ve hiçbir zamân yönetici durumuna girememeleridir.
  • Subay, mutlaka bir gün Komutan olacaktır. Ancak kendileri hiçbir zamân böyle bir mevkiye gelemeyeceklerdir. Bu durumu değiştirmenin olanağı yoktur. Bu da içlerinde daima bir kırıklık yaratır. Assubayların bu duyarlıklarını, birçok subay paylaşmaz: «... Herkesin okula girerken ne olacağı belli. Sonradan ortaya çıkan bir şey yok. Harp Okulları imtihanları herkese açık. Oraya başvursalardı...» derler.
  • Ancak bütün dünya ordularında olduğu gibi, baştan beri bilerek girdiği mesleğinin koşulları bu beklentilerine yeterli yanıtı getiremez.
  • Belki ikinci sınıf muamele gördükleri hissinden olacak ki, assubayların bir bölümü çocuklarını Harp Okullarına göndermek isterler.
  • Oğlunun, kendisinin yapamadığını yapması ve belki de emrinde başka assubaylar çalıştırıp emirler vermesini istemelerinden kaynaklanan bir istektir bu...

Mehmet Ali BİRAND’ın 31 sene evvel yazdığı Emret Komutanım isimli kitabı hakkında benim düşüncelerim şunlardır;

BİRAND, rakısını içdiği subayların ağızı ile konuşup asubaylara aba altından sopa gösdermiş!

Asubaylara “belletilmiş çâresizliği” telkin etmiş!

Asubayların köleliğini kutsamış!

Bütün bu bölücülüğü yaparken de BİRAND, kocaman yalanlar üfürmüş, utanmadan.

  • Dünyânın hangi ordusunda, göreve “çavuş” başlayıp 30 sene sonra “çavuş” olarak bitiriyorsun?
  • Sofrasına oturup zıkkımlandığın Coni ordusunda, erlikden terfili “alaylı Kuvvet Komutanları ve Genelkurmay Başkanı” olduğunu görmedin mi?
  • Dünyânın hangi ordusunda bir iki sene eğitim karşılığında “15 sene kölelik” yapdırıyorlar?
  • Dünyânın hangi ordusunda “asubay” denilen uyduruk ve ortada sandık bir asker sınıfı var?
  • Dünyânın hangi ordusunda subay hâricindeki bütün askerlerine “okumayı” yasaklıyorsun?
  • Dünyânın hangi ordusunda “gahraman” dediğin askerini esir kampında subayına hizmet eri yapıyorsun?
  • Galatasaray Lisesinde okudun, Fransızca bilirsin! İngilizce, Almanca da cabası. 1949 Cenevre Sözleşmesini (GC-III) okudun mu?
  • 1952 Kuzey Atlantik Andlaşması (NATO) hakkında tek kelime işitdin mi?
  • NATO/STANAG 2116’dan haberin var mı senin?
  • Mehmet Ali BİRAND! Senin zamânında da var idi. Anayasa’nın 90’ıncı maddesini okudun mu sen?

Kitabında Jandarmayı “tâlihsiz kuvvet” olarak niteleyen BİRAND ve bu cins yazar-çizer takımı,

Assubay dedikleri askerlerin aldığı maaşı, oturduğu lojmanı, subaylardan yediği dayakları vs. yazdılar. İç hukûkumuzdaki yerini incelediler.

Fakat devletimizin imzâlayıp taraf olduğu milletlerarası andlaşmalara göre

Ordumuzdaki asubaylığının meşrûiyetini ise her niyeyse soruşdurmak hiçbirisinin aklına gelmedi. Düşünemediler ki asıl rezâlet burada gizli.

Aşağıda gördüğünüz şu resim, Coni Anayasası’nın 10’uncu maddesi.

Coni silâhlı kuvvetler personel kânûnu olan bu madde, 1956 senesinden beri hiç değişmedi.

resim-11 

Bu kânûnun Bölüm-I, alt madde 101 “Tanımlar” başlığı altında bakınız, ne yazıyor;

Aşağıda gördüğünüz üzere Coni’de;

  • Tam 7 sınıf subay var.

          Fakat

  • Sâdece 1 sınıf Er var.

 

Chapter – I /    Bölüm – I   

101. Definitions /  Tanımlar;   

(b) PERSONNEL GENERALLY. — The following definitions relating to military personnel apply in this title:

   (b) Personel: Bu başlık altında sözü edilen askerî personel için aşağıdaki tanımlar geçerlidir.   

(1) The term "officer/subay" means a commissioned or warrant officer.

(2) The term "commissioned officer/muvazzaf subay" includes a commissioned warrant officer.

(3) The term "warrant officer/gedikli subay" means a person who holds a commission or warrant in a warrant officer grade.

(4) The term "general officer/general" means an officer of the Army, Air Force, or Marine Corps serving in or having the grade of general, lieutenant general, major general, or brigadier general.

(5) The term "flag officer/amiral" means an officer of the Navy or Coast Guard serving in or having the grade of admiral, vice admiral, rear admiral, or rear admiral (lower half).

(6) The term "enlisted member/ (gönüllü) er" means a person in an enlisted grade.

(14) The term "medical officer/tabip subayı" means an officer of the Medical Corps of the Army, an officer of the Medical Corps of the Navy, or an officer in the Air Force designated as a medical officer.

(15) The term "dental officer/dişci subayı" means an officer of the Dental Corps of the Army, an officer of the Dental Corps of the Navy, or an officer of the Air Force designated as a dental officer.

 

Amerikan ordusunu incelediğini söyleyen uluslararası(!) gazeteci BİRAND’ın, şu kânûna bakacak kadar aklı olsa idi şâyet;

  • İkinci Dünyâ Harbinden beri Coni’de gönüllü askerliğin olduğunu,
  • Coni’nin “enlisted member” dediği ibârenin Türkcesinin “Gönüllü Er” olduğunu görecek,

               Ve dahi

  • Coni’de “assubay” denilen bir asker sınıfı olmadığını öğrenecek idi.

Fakat bunu yapacak kadar bile aklı olmayan bu sünepe gazeteci gelmiş burada, bize yalanlar üfürmüş!

Tercüme haberlerde Coni ordusunda “asubay” sınıfı olduğunu söyleyip

Milletimizi narkozlayan meslekdaşlarım da beyaz subay ezberi ile konuşmayı bıraksın artık!

resim-13Asubaylık ve asubaylar hakkında kalem oynatıp kelâm isrâf eden böylesi gazetecilerimiz

Hep tiraj basıp para yapacak haber peşinde koşdular.

Asubayların hâmiliğine soyunup fakat aslında asubaylar üzerinden devletimize vurdular. Heyecânı gursağında gezen meslekdaşlarımız da bu devlet düşmânlarının gazına gelip ona buna küfür etdiler. Devlet dediğiniz şey nedir, Allah aşkına? Dilsiz bir uşak!..

Mâdem ki asubayları “tâlihsiz kuvvet” olarak,

ikinci sınıf insan” olarak nitelendiriyorsun.

Mâdemki asubayların sıkıntısı var diyorsun.

Öyleyse, ordumuzun asubaylarını bu hâle düşüren şerefsizlerin ipliğini pazara niye çıkartmıyorsun?

Sultan sofrasında zıkkımlanan âlimin fetvâsı meşkûk olur!

Mehmet Ali BİRAND, sofrasına oturduğu zihni çürümüş subaylarımızın ne yazık ki burada emireri olmuş!

Misâfir edildiği subay orduevinde dökdökcü subaylarımız ile işret eyleyip

Bir balık-iki kadeh rakıya karşılık olarak gazetecilik tarafsızlığını satmış!

Ve dahi

Bağnaz subay ağızı ile asubaylara aba altından sopa gösdermiş ve asubayların köleliğini kutsamış!..

Eski Tüfek de bu “Avcı-tilki-oduncu” kumpasını yedi, öyle mi?..

Gazetecilik vicdânını rakı-balık sofrasında meze eden Mehmet Ali BİRAND,

5 sene çalışarak yazdığını söylediği Emret Komutanım isimli bu kitabının bir satırında şöyle deseydi;

Ey Genelkurmay Başkanlığı!

Gitdim, araştırdım, öğrendim; Amerikan ordusunda “assubaylık” denilen bir asker sınıfı yok! Sizler bu Assubaylığı nerenizden uydurdunuz, Allah aşkına!..

Böyle diyebilecek kadar akıllı, vicdânlı, ahlâklı ve şerefli olabilseydi şâyet BİRAND,

Ordumuzda kânûnsuz olarak teşkil edilen “assubaylık” sınıfının lağvedilmesini gündeme getiren ilk gazeteci olarak târihe geçecek idi.

Ne diyelim! Tepmiş bu fırsatı!

Demek ki bilgi ve akıl her zamân işe yaramıyor!

Ahlâklı, vicdânlı ve cesûr olmak da gerekiyor. Mehmet Ali BİRAND 1986 senesinde diyemedi ise,

O’ndan tam 30 sene sonra, 2016 senesinde Eski Tüfek söyledi, bu gerçeği... 

Türk ordusundaki “asubay” denilen uyduruk asker sınıfı, mutlaka lağvedilecek!..

*  *  *  *  *

resim-14

Dünyâ üç beş bilgisizin elinde;

Onlarca her bilgi kendilerinde.

Üzülme; eşşek, eşşeği beğenir;

Hayır var, sana “kötü” demelerinde.

resim-15Kendileri için Kuvvet Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığını babalarından mirâs,

Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlığı ve bakanlıkları da çantada keklik gören subaylarımızın

Biz asubayları müebbet köleliğe mahkûm etdiği tezgâh-kumpaslar bu kadar ile de sınırlı değil tabi ki. Sivil cenâhdan gazetecileri “bir balık - iki kadeh rakıya” devşiren Genelkurmay Başkanlığımız, “ast” dediği asubaylık hakkında kendi subaylarına da “ısmarlama” târihce kitapları düzdürdü. Bunlardan birisi de Asubaylık denilen uyduruk asker sınıfının 100’üncü kuruluş yıldönümü vesilesi ile EDOK’un 2009 senesinde neşretdiği kitap.

Aslında bu kitap Kara Öğ.Yzb. Sadık TEKELİ’nin 1987 senesinde Yüksek Lisans Tezi olarak neşretdiği kitabın ucuz bir taklidi. Bu kitabı hazırlayan dangalaklar, Sadık hocamın yazdıklarından işine gelenleri aynen çalmış fakat işine gelmeyenleri de makaslamış. Şimdi, bugüne kadar bize yutdurulan bir yalana daha burada son verelim ve akabinde de Sadık hocamın makaslanan cümlesini size duyuralım.

EDOK’un neşretdiği bu kitabın daha birinci sayfasında bakınız, şöyle demişler;

  • (....) Türk birliğinin, Türk kudret ve kâbiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifâdesi olan Silahlı Kuvvetlerimizin bir parçası olarak astsubay sınıfı da Türk askerî yapısı içinde önemli bir yere sahipdir.
  • Osmanlı Devletinin ilk devirlerinden itibâren ordu teşkilâtı içinde askerî okullara rastlanmaktadır. Bunlar, Enderun Mektebi, Acemi oğlanlar Mektebi, Mehterhâne, Cambazhâne, Tophâne, Humbarahâne, Tüfekhâne, Kılıçhâne gibi okullardır.
  • Bu okulların hepsi bir eğitim-öğretim müessesesi olmaktan çok askerî ve bedenî bakımdan eğitim yapılan kışla ve fabrika görünümündeydiler.
  • Bu okullardan yetişenler, küçük rütbelerden başlayarak kâbiliyet ve başarılarına göre orduda en üst makâm ve rütbelere kadar ilerleyebiliyorlardı.

Mâdem öyle,

Bu cümleyi okuyan bir vatandaş olarak burada ben, şu suâlleri sormaya mecbûrum;

Peki, hocam!

  • O “en üst makâmlar” ve “en üst rütbeler” nedir?
  • Bu “en üst makâm” ve “en üst rütbelere” terfi edenler kimlerdir?
  • İki dâne makâm, iki de rütbe, iki dâne de isim verebilir misiniz?
  • “En üst makâm” ve “en üst rütbelere” 100 sene evvel “ilerleyebilen” bu askerler, o “en üst makâm” ve “en üst rütbelere” bugün niye ilerleyemiyor?
  • Bu askerlerin o “en üst makâm” ve “en üst rütbelere” ilerlemesini kim, hangi sebeple ve ne zamân yasakladı?

Saklasınlar bakalım bir iki gün daha. Bizden sakladıkları bu isimleri biz ifşâ edeceğiz, evvel Allah.

Aynı kitabın daha dördüncü sayfasında bakınız, ne yalanlar üfürmüş EDOK!

Sayfa-4:

Birinci Bölüm, Osmanlı Dönemi Astsubay Okulları, 1. Astsubay Okullarının Kuruluşu;

II. Meşrtutiyetin (23 Temmuz 1908) ilânına kadar hiçbir astsubay okulu bulunmadığından, ordunun ve kıt’aların ihtiyâcı olan astsubaylar yalnız kıt’alardaki başarılı ve vücutca sağlam erler arasından seçilerek yetiştiriliyordu. Bu astsubaylar 23 Eylül 1325 (06 Ekim 1909) târihli “Küçük Zâbit Mektebi ve Küçük Zâbit İptidâî Mektebi Nizâmnâmesi”’nde belirtildiği gibi kıdemli ve kıdemsiz olarak iki kısma ayrılıyorlardı.


Târih, belgeler ile kânûnlar ile yazılır. Belge yok ise, kânûn yok ise şâyet yazılanlar, ancak masal olabilir!

  • Kânun yok!
  • Belge yok!
  • Okul yok!
  • Aslında o vakitlerde ordumuzda bugünkü anlamda “astsubay” denilen asker sınıfı da yok!

Fakat

Okulunun ve kânûnunun olmadığı bir vakitde ordumuzda “astsubay” denilen bir asker sınıfı var imiş! İşde, târihciyim diyerek bu cümleyi kurabilen subaylarımızın aklından şüphe etmenin tam yeridir. Hazreti Ȃdem babamız ve Hazreti Havva anamızın olmadığı bir zamân ve mekânda insandan bahsetmek olur mu Allah aşkına?

Asker; kıt’ası ve bayrağı ile yürür, gitdiği her yere kendi kânûnunu da götürür! Hâl böyle iken kânûnu olmayan bir asker sınıfından bahsetmek akıllı adam işi olamaz. Târihciyim diyen, üsdelik bir de öğretmen sıfatı taşıyan bir subayın kafasına silâh dayasalar “kânûn yok idi fakat asubay var idi!” cümlesini kurmaması gerekir.

İlk Çavuşumuz Tonyukuk, ordusu için 1300 sene evvel kânûn yapdı ve bu kânûnu taşa kazıdı.

Fakat daha şunun şurasında 100 sene evvel kara ordumuzda var dediğiniz asubaylığın kânûnu nasıl olmaz? Kara Ordumuzun M.Ö. 209 senesinde kurulduğunu biliyorsunuz. Fakat aynı orduda cenk eden, can verip şehid olan asubaylığı ne zamân kurduğunuzu niye bilmiyorsunuz? Bilmiyorsunuz çünkü, Kara ordumuzda 1909 senesinden evvel asubaylık denilen uyduruk bir asker sınıfı yok idi.

Zâbitân heyetinin “efendilik” yapması için ordumuzda bir “köle” sınıf olması gerekiyor idi. İngiliz muhibi mektepli zâbitânımızın tertiplediği 31 Mart Vak’asını da fırsat bildiler ve adına “küçük zâbit” dedikleri bu “köle asker” sınıfını peydahladılar. Türk Kara Ordumuzda “subay-asubay” sınıflaşması, ”küçük zâbitlik” sınıfının teşkil edilmesi ile 1909 senesinde başladı.

Ey subay gardeşlerim! Götünüzü boş yere yırtmayın! 1909 senesinden evvel Kara ordumuzda “astsubay” dediğiniz “ortada sandık” bir asker sınıfı bulamazsınız. Bulduğunuz da bugün “astsubay” dediğiniz asker sınıfı değildir! Bu hakikâti ilk defâ olmak üzere 2017 Mart’ında Eski Tüfek ben Şükrü IRBIK fâş ediyorum.

Kendilerine “efendiliği” babalarından mirâs gören,

Kendilerinden başka herkesi de “köleliğe” mahkûm eden târih uğrusu harbiyeli beyaz subaylarımızın

Emir-gomuta zenciri içinde yazdırdığı ısmarlama ve düzmece târih kitabları da

İşde, ancak bu kadar inandırıcı oluyor!..

Ordumuzda sınıflaşmaya sebep olan “kastlaşma” konusunda târih öğretmeni bir subayımızın yapdığı “tercüme sahtekârlığını” da tefrikamızın başka bir bölümünde fâş edeceğiz.

Bugün Kara Harp Okulu ile bildiğimiz mekteb, 1834 senesinde teşkil ve küşâd edildi. İlk mezûnlarını da açılışından tam 14 sene sonra, 1848 senesinde verdi. 1834 senesinden evvel, mektebli zâbit var demek, ancak târih ahlâksızlığı olur. Aynı şekilde, Kara Ordumuzda ilk asubaylık, “Küçük Zâbitlik” unvânı ile 06 Ekim  1909 târihli “Küçük Zâbit Mektebi ve Küçük Zâbit İptidâî Mektebi Nizâmnâmesi”ne tevfikan teşkil edildi. Bu târihden evvel ordumuzda “astsubaylık” ya da “astsubaylık muadili” bir asker sınıfı var idi demek de aynen böyle târih ahlâksızlığı olur. Yazdıkları târih kitaplarında asubay meslekdaşlarımız da sapkın subaylarımızın bu şıfşıflı ezberiyle konuşup aynı hâtâyı yapıyorlar, bundan vazgeçsinler.

Sayfa-5:

“II. Meşrutiyet devrinde ordunun ihtiyâcı olan astsubayların tıpkı subaylar gibi modern usullere göre yetiştirilmeleri bir zorunluluk olarak görülmüştür. 31 Mart Olayı’nda da kıtalardan yetişen bu bölük eminleri, çavuş ve “alaylı subayların” ayaklanmanın başında önemli roller oynaması Hareket Ordusu Komutanlığını bu konuda tedbirler almasına yöneltmiştir.”

2009 senesinde neşretdiği bu kitapda EDOK; kara asubaylığının son 100 senelik târihini iç hukûkumuz açısından konu etmiş.

  • Devletimizin taraf ve ordumuzun üyesi olduğu;
  • 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve
  • 1952 Kuzey Atlantik (NATO) Andlaşmasına göre bizdeki asubaylık nedir?
  • Dünyâ ordularında asubaylık denilen böyle bir asker sınıfı var mı?
  • Dünyâ orduları arasında Türk Kara Asubaylığının hukûkî durumu nedir?

Bu konular hakkında tek kelime söyleyememiş.

Bakınız,

Kara Öğ.Yzb. Sadık TEKELİ hocamın 1987 senesinde yazdığı yüksek lisans tezindeki şu son cümlesini, EDOK yazdığı kitabda nasıl da makaslamış;

Sayfa 70:

resim-17Türk Ordusundaki astsubaylar da erlerin yetiştirilmesindeki önemli katkıları ve erlerin en yakın komutanı olmaları yanısıra özellikle Kore Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekâtında üstün disiplin ve vazife aşkıyla hizmet etmişler ve Türk Ordusunda en az subaylar kadar önemli bir yer tuttuklarını göstermişlerdir.

Tezinin son sayfasının son cümlesindeki bu tesbiti ile Sadık hocam,

Mehmet Ali BİRAND gibi çapsız zevzeklerin suratına aslında şedit bir tokat aşketmiş olmuyor mu?

*  *  *  *  *

 resim-18

Asubayları müebbet köleliğe lâyık görenlerden birisi de Prof.Dr. Ümit ÖZDAĞ.

Yeniçağ gazetesinde 17 Mart 2011 târihli makâlesinde Ümit hocam şöyle anlatdı, biz asubayları:

resim-19Assubaylar, subayla erat arasındaki tamamlayıcı unsurdur! Birliğin yönetici kademesi subaylar ile yönetilen kademesi astlar arasında iletişim kurarlar.

Biraz ağabey, biraz psikolojik, biraz komutan olarak ordu ile ilk geldiğinde sivil olan mehmet arasında tampon olan, mehmedi Mehmetçik haline getiren astsubaylardır.

Ümit bey, elleri gıçında gün boyu garargâh gezen subaylarımız,

Yönetilen kademesi “astlar” ile iletişim kurmakdan âcizler mi ki asubayları “lafcı” olarak kullanıyorlar, Allah aşkına?..

İkinci husus da şudur; bir subay çocuğu ve daha da önemlisi bir bilim adamı olarak Ümit bey, bana söyler misin? Bizim ordumuzdan başka dünyânın hangi ordusunda subaylar ile erler arasında laf gezdiren “tampon” bir asker sınıfı vardır, bunu bana anlatabilir misin? Buyur, gel! İsdediğiniz yerde konuşalım bu meseleyi... “Tamamlayıcı unsur” ne imiş, “tampon” ne imiş, anlatın bana bir hele...

Bakınız, Türk Dil Kurumu Sözlüğü, “tampon” kelimesi için neler diyor;

resim-20 

  • Büyük tıkaç.
  • İçi yumuşak maddeyle dolu şey.
  • Donanım.
  • Pamuklu özel parça.
  • Çatışmanın şiddetini azaltan etken.

Şimdi soruyorum, asubay meslekdaşlarıma;

Prof.Dr. Ümit ÖZDAĞ’ın bu “tampon” târiflerinden siz, hangisine benziyorsunuz?

Üçüncü husus; bir hoca olarak bilmeniz gerekir;

  • Osmanlı Devleti dönemindeki hukûkî durumu hakkında bugüne kadar bir tek cümle yazdınız mı?
  • Türk ordusundaki asubayların bugünkü hukûkî durumunu biliyor musunuz?
  • Dünyânın en güçlü devletlerinin en güçlü ordularında “asubay” denilen bir asker sınıfı var mı?
  • 1949 Cenevre Sözleşmesinden (GC-III) haberiniz var mı?
  • 1952 NATO Andlaşmasından haberiniz var mı?
  • NATO/STANAG 2116’yı okudunuz mu?
  • Zottirik Kenân’ın tertiplediği 12 Eylül Anayasasının 90’ıncı maddesini okudunuz mu?
  • Devletimizin imzâlayıp taraf olduğu uluslararası andlaşma ve sözleşmere göre ordumuzdaki asker teşkilâtının nasıl olması gerekdiği hakkında bir kelime bilginiz var mı?
  • Bugün gahraman diye alkışladığınız şehit Ömer HALİSDEMİR’in; Devletimizin taraf olduğu 1949 Cenevre Sözleşmesine göre esir kampına düşdüğünde, kendi subaylarının çorbasını pişirip çorabını yıkayacağından haberiniz var mı?
  • Bugün gahraman dediğiniz Ömer HALİSDEMİR’lerin esir kampında babanız gibi subayların “hizmet eri” olmasına bir bilim adamı olarak aklınız ve vicdânınız izin veriyor mu?

27 Mayıs subay darbesinin elebaşlarından bir subay mahdûmundan başka ne beklenebilirdi ki?

Tamamlayıcı unsur” ne demek Allah aşkına? Asubayları böyle târif etme hakkını kim verdi bu adama?

Tamamlayıcı unsur” kavramı, bir insan olarak benim zihnimde “yedek lastik” ya da “kuma” gibi kavramları çağrışdırdı. Ve ben, bu tanımlamayı biz asubayları tahkir ve tezyif eden bir târif olarak kabul ediyorum şahsen. “Tamamlayıcı unsur” olarak nitelediği asubaylar, Ümit ÖZDAĞ’ın subay babasını da sırtında taşıdı. Babası kurmay oldu, önce darbe yapıp darbenin kaymağını yedi. Sonra da milletvekili seçilip bu kez de siyâsetin kaymağını yedi. Fakat bu şahısın, sırtına basıp terfiler ve makâmlar devşirdiği “tamamlayıcı unsurlar” dediği asubaylara ise bakınız ne oldu;

  • Mesleğe “çavuş” başladı,
  • "Köle" muamelesi gördü,
  • 20 sene, 30 sene “çavuş” olarak hizmet etdi,
  • Ve “çavuş” olarak föteri giyip tekaüd oldu.
  • Sonra da Ümit beyin subay babasının aldığı tekaüd maaşının yarısını bile alamadı.

Siz, bu durumdan memnun musunuz? Asubaylar için sizin isdediğiniz bunlar mıdır, Ümit bey?

Bilim adamı olduğunu söyleyen Ümit ÖZDAĞ,

Kendi ağzı ile itirâf etdiği bu “kastlaşmayı”, içine zehirler gizlenmiş tatlı dolmalar olarak bize yutdurmaya çalışmış! Biz de yutduk tabi ki...

Kendisi okumuş, profesör olmuş!.. Ümit bey; asubayların, subayların gıçının yaması olmak isdemediğini, asubayların bütün dünyâ ordularında olduğu gibi, subay olmak isdeyebileceğini aklının ucundan bile geçirmemiş! “Tampon” olsun, “tamamlayıcı unsur” olsun!  “Köle” olsun! Ve sonra da yarı maaşla emekli olsun, öyle mi? Her vatandaşın Anayasadan neşet eden “kendini gelişdirme” hakkından haberi yok bu adamın, ellâham... Yazık!..

Bugün asubaylar, subayların yapdığı herşeyi yapıyorlar. Yapmadıkları, yapamadıkları her şeyi de yapıyorlar. Fakat bir şeyi yapamıyorlar; subaylığa terfi edemiyorlar. Ne yazık ki Ümit bey bu makâlesinde kendisi çok doruklu “efendilik orgazmları” yaşamış! Fakat asubayların müebbet köleliğini kutsayıp bizlere de “kölelik fetişizmi” pazarlamaya yeltenmiş.

Subay gardeşlerimiz ne yapsın? Asubayların sırtından terfi alsın, mevki-makâm kapışsın! Canı sıkılınca da darbe yapsın! Subay gardeşlerimiz biz asubayları ömür boyu köle olarak kullansın. Subaylar çalışmasın, yardımcıları asubaylar çalışsın! Subaylar ölmesin, yardımcıları asubaylar ölsün diyorlar. Ve ne büyük aymazlıkdır ki “tampon” olmaya, “tamamlayıcı unsur” olmaya teşne kimi yazar-çizer meslekdaşlarımız da bu efendi-köle fetişizminin gönüllü bendesi oluyorlar. Asubaylara “subay ile er arasında ortada sandık” misâli figüranlık donu biçmek siz asubayların üzerine ne zamân vazife oldu kıymetli arkadaşlar? Subayların ortaya atdığı bu sahte ve ısmarlama “kimlik târifi” tuzağına düşdüğünüzün farkında değil misiniz? Bu vazifeyi size kim sipâriş etdi? Vazgeçin, bırakın sömürgen subay ezberi ile konuşmayı!.. Mâdemaki asubay olarak eliniz kalem tutuyor, yazmasını biliyorsunuz! Evvelâ biraz okumasını, öğrenmesini bilin! Prof.Dr. Ümit ÖZDAĞ’a sorduğum yukarıda gördüğünüz suâlleri kendinize bir sorun hele!..

Prof. Ümit ÖZDAĞ’ın yapdığına benzer sözler ile asubaylık denen gayri meşrû asker sınıfını takdis eden kendi meslekdaşlarımız da var ne yazık ki! Böyle yazıp çizen asubaylarımız, bizleri “tamamlayıcı unsur” görerek aslında hakâret eden ve bu hakâreti, sanki mârifetmiş gibi bize pazarlamaya yetlenen böylesi zevzeklerin sofrasına meze olduklarını anlasınlar gayrı... Bize yakışdırdığınız “tamamlayıcı unsurluğa” ve “tamponluğa” ben itiraz ediyorum, Ümit ÖZDAĞ. Hem de şiddetle... Eşşekliğe teşne olanlara semer vurmak isdeyen mamacılar elbetde olacakdır. Öyleyse bu durumda mamacılara fırsat vermemeliyiz. Asubaylığı savunduğumu zannetmeyiniz! Asubaylık adına benim hiçbir talebim yok! Çünkü ben Şükrü IRBIK, asubaylığı lağvetmek isdiyorum. Fakat asubaylık lağvedilinceye kadar ne olduğumuzu, daha da mühimi ne olmak isdediğimizi böylesi insanların kokuşmuş ağızına bırakmak yerine, kendi kimliğimizi, kendi kelimelerimiz ile kendimiz târif etmesini öğrenmeye mecbûruz.

*  *  *  *  *

Kânûnsuzluk üzerine inşâ edilen

Ve dahi

1951 senesinden beri dert, acı, öfke ve haksızlık üreten uyduruk Asubaylık sınıfının

Bugünkü hukûk içinde hakkını alabileceğini söyleyenlere inanmak akıllı adam işi olamaz!

66 seneden beri alamadığın haklarını almak için;

  • Kimlerin önünde,
  • Daha kaç takla atıp
  • Ne zamâna kadar yalvarıp yakaracaksın?

Mensûbu olduğumuz Asubaylığın mevcudiyetini bugünkü durumu ile savunan Asubaylarımız,

Aynı anda şu altı şeyi daha yapıyorlar;

1. Anayasamıza ve uluslararası andlaşmalara karşı geliyorlar ve inkâr ediyorlar,

2. Anayasamızı ve dolayısı ile T.C Devletini tanımayanların suçuna ortak oluyorlar,

3. Ordumuzu parça bölük tefrikalara ayıran düşmânların değirmenine su taşıyorlar,

4. Asubayların emeğini sömürüp sırtından rütbe ve makâm devşiren sömürgen subayların ekmeğine yağ sürüyorlar,

5. Hak mücâdelesi vermeye çabalarken ordumuzdaki sınıflaşma çatlağını besleyip büyütüyorlar,

6. En hazini de kendilerini yakan bu cehennem ateşine Asubaylar, kendi elleriyle odun atıyorlar!..

 

*  *  *  *  *

Kölem Sağolsun!

  • Bölüğün anası,
  • İkinci sınıf muamelesi gören insan,
  • Tâlihsiz kuvvet,
  • Tamamlayıcı unsur,
  • Tampon

Yukarıda gördüğünüz bu yakışdırmaları elin gevuru, gevur için bile  söylemez be!.. Yazıklar olsun hepinize...

Bütün bunlar bir yana, asubaylığın bugünkü rezil durumunu kutsayan asubaylarımız da var.

İnsan, kendisini yakıp kavuran ateşe kendi elleriyle odun atar mı, Allah aşkına?

resim-22

 

Atatürk, Türk milletine her şeyi öğretdi fakat “uşaklığı” öğretemedi!

Ancak ne var ki

Atatürk’ün makâmında oturup Atatürk’ün subayı olduğu söyleyen gürûh,

Asubay dediği askerlere 1952 senesinden beri “uşaklığı” öğretmeye çalışıyor!

 

Kendinden başka herkesi köle görüp köleliğe mahkûm eden,

Devletin türlü nimetini kendilerine mülk,

Her şeyin en iyisini kendisine hak gören böylesi karanlık suratlı insanların

resim-24Bugüne kadar söylediklerini özetler ise şâyet

Ortaya şöyle bir manzara çıkıyor; Kölem sağolsun!

Ben de bugün şöyle bir manzara görüyorum ortalıkda;

Sömürgen beyaz efendi Robinson Kerizo

Ve

Kendi adasında köle olmayı kabul etmiş Kara Köle Cuma!

resim-25

Hayât, aslında bu adamlardan hangisine gözel acap?

Asubay meslekdaşlarım artık bir karâr versinler;

Yukarıda gördüğünüz şu resimde, siz nerede duruyorsunuz?..


 

   brove

 

 

  

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.


Asubay Tefrikası -1- , Dünden Bugüne Asubaylar 

tefrika


Yayınlandığı yer ESKİ TÜFEK
Perşembe, 09 Haziran 2016 23:47

Beterin Beteri!

Beterin beteri var,

Hâline şükret sen ey, Türk Asubayı!

NATO’da Erat oldun, olmasına da...

Peki, şimdi de

Hizmet eri olduğunun farkında mısın?

*  *  *  *  *

beterin beteri 1Varlığımız iki yokluk arasında, ey Çadırcı!

Dünyâ, esen yel üsdüne kuruldu!.. 

Çevrendekiler hiçdir, sen de bir hiçsin!

Eski Tüfek de öyle!

Lâkin,

Saltanatcı paşalarımızın “statü hukuku” dediği şu nâmussuz agalık düzeni

Neyin üsdüne kuruldu acap?..

*  *  *  *  *

 

 5802 sayılı Astsubay Kânununun 1951 senesinden beri “subay yardımcısı” dediği biz asubaylara;

Ø  1632 sayılı Askerî Cezâ Kânununu hâlâ “Gedikli Erbaş” diyor, farkındayız!

Ø  2013 Karakış 15’de ikinci Başkan Yaşar Bey, Balçiçek’e “Çaycı” olduğumuzu söyledi, unutmadık!

Ø  2016 Mart 28’de neşretdiğimiz Sözün Doğrusu’nda

1951 senesinden beri biz Asubaylara NATO’da “Er” muamelesi yapıldığını fâş eyledik!

Çünkü statü hukuku yalanıyla bizleri afyonlayan Genelkurmay Başkanlarımız öyle buyurmuşlar!

Ø  Son tahlil de gene bu senenin Abrul ayında geldi. Bu kez de GATA’daki tabip subaylarımız

Biz Asubayların “Hamallık” yapabileceğine dair rapor verdi, unutmayacağız!..

Asubay azâbda gerek diyen kaşalotların tenhâlarda neler tezgâhladığını da

Yeri ve demi geldiğinde Osmanlı şamarı gibi yüzlerinde şaplatacağız evvel Allah!

*  *  *  *  *

Peki,

Beterin beteri var diyen Esengül’ün şarkısında söylediği gibi biz Asubaylar için

Er olmakdan da beteri var mı dersiniz?

Var,  elbet Esengül!

Olmasaydı şâyet

Ne gerek vardı bu ömür değirmeninde kelâm-kalem-kâğıt ve mürekkep öğütmeye, şu iki yokluk arasında?.. 

Asubaydan hizmet eri olur muymuş canım diyenler, kulak kesilsinler!

Olduğunu görecekler bugün burada, evvel Allah...

*  *  *  *  *

Bizim bugün fâş edeceğimiz hususdan hiç bahsetmeseler de

Biz Asubaylar biliriz bilmesine...

Talebeyken bu konuyu subay öğretmenlerimiz, sağ olsunlar bize anlatdılar, kıyısından bucağından! 

Fakat

Askerini sinesinden çıkartan vatandaşlarımızın mevzuyu kolayca anlamasını teminen

Aşağıdaki şu iki hususu kısaca hatırlatalım;

STANAG Nedir?

STANAG (Standardization Agreement), NATO üyesi ülkelerin askerî alandaki temel kurallarını tesbit eden beyânnâmedir. Merkezi, Brüksel'dedir. NATO üyesi ülkelerin imâl etdiği bütün askerî malzemeler, teşkilât ve kadroları bu beyânnâme ile tesbit edilen evsâfa uymak zorundadır. Bu beyânnâmedeki açıklanan seviyeye ulaşması için ordusunu yenilemek isdeyen ülkelere, diğer ülkeler yardım eder. Bu yardım, malzemeyi doğrudan vermekten çok teknoloji, tecrübe ve bilgi alış verişi vasıtası ile yapılır. Balık vermek yerine balık yakalamayı öğretmek gibi... 

beterin beteri 3

 

Coni’nin kendi töresine ve ihtiyacına göre tertip edip NATO’da piyasaya sürdüğü bu STANAG 2116’ya göre

Subayın târifi belli... Ȃrife târif ne hâcet! Coni lirası gibi! Uzayda bile rağbet görüyor!

Fakat “diğer rütbeler” cenâhında işler arapsaçı gibi!

Çünkü subay hâricinde kalan askerlerin tamamını “diğer rütbeler” ismini verdiği torbanın içine tıkışdırmışlar. Bu torbadaki askerlerin hepsine birden Erat demişler. NATO’da kural böyle... Çünkü oyunu tertipleyen devletler oyunun kuralını da tesbit ediyor. Elin oğlu seni NATO’ya zecren üye yapmıyor. Sen, kendi ayakların ile tıpış tıpış gidip yalvara yakara üye olmuşsun bir kere!

Hamama girmeye niyetin varsa terlemeye peşinen hazır olmalı, değil mi?..

İşde,

Genelkurmay Başkanlarımızın Asubay dediği biz askerleri

STANAG 2116’ya göre NATO üyesi ülkelere 1952 senesinden beri “Erat” olarak beyân ediyorlar!

*  *  *  *  *

İmdi gelelim ikinci meseleye

beterin beteri 4

Biz, bugün bu makâlemizde, konumuz ile alâkalı olan üçüncü sözleşmeyi tetkik edeceğiz.

Bu sözleşme ile harp esirlerine yapılacak muamele kuralları tesbit edilmiş.

*  *  *  *  *

İmdi de

Şâyet teveccüh buyurursanız

Biz Asubayları Hizmet Erliğine tenzil ettiren kânun ve olaylar silsilesini târih sırasıyla görelim.

SENE: 1949

İsviçre’nin Cenevre şehrinde yapılan toplantı neticesinde,

Üçüncü Cenevre Sözleşmesi olarak bilinen anlaşmayı

Türkiye ile birlikde 59 ülke temsilcisi 12 Ağustos 1949 târihinde imzâladı. 

beterin beteri 5

Rana TARHAN isimli hâriciyecimizin 1949 Cenevre Sözleşmesini imzâlamasıyla

Türkiye, işbu Sözleşmeye taraf olduğunu dünyâya ilân etdi.

*  *  *  *  *

 

SENE: 1951

Genelkurmay Başkanlığımız, aşağıda gördüğünüz Astsubay Kânunu isimli şu kânun ile

Astsubay ismini verdiği yeni bir uyduruk asker sınıfı ihdâs etdi.

beterin beteri 6

Bu kânunun yukarıda gördüğünüz birinci maddesi

1967 seneli TSK Personel Kânununda Ek madde-21 olarak bugün de hâlâ yaşamaya devâm ediyor.

Ordumuzun Asubay denen asker sınıfı, 5802 sayılı Astsubay Kânunu ile 1951 senesinde teşkil edildi. Bu sebepden dolayı iç hukukumuzda Asubay denen bir asker sınıfı var. Genelkurmay Başkanlığı cenâhında vaziyet böyle görünüyor.

Fakat NATO hukukunda Asubay denen böyle uyduruk bir asker sınıfı yok!

Peki, devletimiz nezdinde ve devletlerarası hukukda Asubaylığın yeri var mı?

Yok! Üzgünüm fakat tekrâr ediyorum. Devletlerarası hukukda Asubay denen bir asker sınıfı yok!

Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı bu tutarsızlığın ve samimiyetsizliğin farkında mı acap?

Yukarıda gördüğünüz kânuna göre “Subay yardımcısıdır” dediği Asubaylarını

Uluslararası andlaşmalara göre “Erat” ve “Hizmet eri” olarak beyân eden Genelkurmay Başkanlığımızın bu tutarsızlığını ve samimiyetsizliğini ifâde edecek söz bulamıyorum!

Yukarıda gördüğünüz kânun, asubayların subay yardımcısı olduğunu emrederken

1952 Kuzey Atlantik Andlaşmasına göre “Er” olarak muamele yapılan

Ve dahi

1949 Cenevre Sözleşmesine göre de “hizmet eri” olarak muamale yapılan başka bir asker sınıfı yokdur bu dünyâda

*  *  *  *  *

SENE: 1952

Coni’nin kucağına oturan zamânın siyâsetcisi ve conisever kimi subaylarımızın pışpışlamasıyla Meclise getirilen aşağıda gördüğünüz 5886 sayılı kânun

Beyni midesine bağlı vekillerin gözünü kapatarak verdiği reyler ile Meclisden bir çırpıda geçirildi.

Ve 1952 senesinde NATO’nun doğu sınırlarını canı bahâsına bilâ bedel bekleyen cendermesi olduk!

beterin beteri 7Rana TARHAN isimli hâriciyecimizin işbu sözleşmeyi imzâlamasıyla

Türkiye, işbu Andlaşmaya taraf olduğunu dünyâya ilân etdi.

NATO üyeliğini kabul etmekle birlikde NATO’da asker sınıflarını tesbit eden STANAG 2116’yı da kabul etdik.

beterin beteri 8

Bu irâdenin neticesi olarak Türkiye aynı zamânda

Türk ordu teşkilâtını yukarıda gördüğünüz 2 sınıflı asker üzerine tertip edeceğini de taahhüt etdi.

*  *  *  *  *

SENE: 1953

Genelkurmay Başkanlığımızın Astsubay ismini verdiği asker sınıfını teşkil etmesinden sâdece 2 sene sonra

Devletimiz, 12 Ağustos 1949 târihli Cenevre Sözleşmesini Meclis’de tek celsede görüşdü ve

6020 sayılı kânun olarak onayladı...

Kabul edildiği günden bugüne kadar tam 63 sene geçmesine rağmen

Raflarda tozlanan bu kânunun bir tek kelimesine dokunan olmadı...

beterin beteri 9

İşbu Andlaşmayı Yüce Meclis’de tasdik etmekle Türkiye

12 Ağustos 1949 târihli Cenevre Sözleşmesine taraf olduğunu teyid etdi.

Bu irâdenin neticesi olarak Türkiye aynı zamânda

Türk ordusunu aşağıda gördüğünüz 2 sınıflı asker teşkilâtı üzerine tertip edeceğini de taahhüt etdi.

beterin beteri 10
beterin beteri 11

Cenevre Sözleşmesi Meclisde; Dışişleri, Millî Savunma ve Sağlık ve Sosyal Yardım Komisyonlarında tek celsede görüşüldü ve kabul edildi. Milletvekillerimizin 2 sene evvel kabul etdiği 5802 sayılı Astsubay Kânunu ile Astsubay kelimesi askerî mevzuâtımıza duhûl eylemiş idi. Millî Savunma Komisyonuna da emekli subay M. Şevki YAZMAN vekâlet ediyor idi. Fakat bu görüşmede, biz Asubayları ilgilendiren İngilizce kelimelerinin Türkceye tercümesine Millî Savunma da dâhil olmak üzere komisyonlardan hiç kimse itiraz etmedi...

Ve Sözleşmenin İngilizce metinindeki subay kelimesi hâricindeki kelimeler Türkceye şöyle tercüme edildi.

 

beterin beteri 12

Sözleşmenin kabul edildiği 1953 senesinden 2 sene evvel Astsubay kelimesinin mevzuâtımıza girmesine ve Millî Savunma Komisyonununda emekli bir subay olmasına rağmen yukarıda gördüğünüz Türkce tercümede bir tek dahi Astsubay kelimesi olmadığına dikkat ediniz.

6020 sayılı kânunun kabul edilmesiyle birlikde

Yukarıda gördüğünüz “diğer rütbeleri” ve bunlardan birisi olan Asubayı târif eden Esir asker, bunlar, Erbaş, Gedikli ve Er unvanları askerî mevzuâtımıza dâhil edildi.

Cenevre Sözleşmesi İngilizce metinin madde 44, üçüncü fıkrasındaki “orderlies” kelimesini Türkceye “bunlar” şeklinde çevirmek için eşşek değil fakat eşşekoğlu eşşek olmak lâzım, o ayrı

Fakat

Yüce Meclisimizin “orderlies” kelimesini Türkceye “bunlar” şeklinde tercüme etdiğine dikkat buyurunuz.

*  *  *  *  *

Bir düşmeye gör, acıyan olmaz 

Hâlin nedir diye soranın olmaz!

Cephede omuz omuza cenk edip

Şehâdet şerbetini birlikde içdiğin subay gardeşin

Esir kampında seni hizmet eri olarak kullanırsa şâyet

Genelkurmay Başkanlığımızın 63 sene evvel imzâ atdığı kânuna göre

Bunun günâhı olmaz!

*  *  *  *  *

Uluslarası andlaşmaları imzâlayıp imzâlamamak her ülkenin kendi özgür irâdesine bağlıdır. Fakat andlaşmaya imzâ atdıkdan sonra artık şemsiye içeriye kaçmış demekdir! Çıkartmaya çalışdıkca acıtır!

Peki,

Cenevre Sözleşmesindeki bu anlamsız kelimeler niye değişdirilmemiş diyebilenler var ise şâyet

Bu suâli Genelkurmay Başkanına ve Millî Savunma Bakanına sorsunlar!

Üsdelik

Taraf olunan uluslararası bir sözleşmede değişiklik yapmak, bizim memleketimizde Anayasa yapmakdan çok daha zordur. Çünkü teklif edilen bir değişikliği sözleşmeye taraf olan bütün ülkelerin kabul etmesi gerekir ki işde bu neredeyse imkânsız gibidir. 

Hele Türkiye gibi son zamânlarda itibarı beş paralık edilen bir devlet böyle bir işi

Sabah eli ıslak donunda uyanan şımşırık olmuş tâze ergen gibi ancak rüyâsında becerebilir.

*  *  *  *  *

SENE: 1960

1960 subay darbesiyle subay gardeşlerimize birer “Hizmet Eri” hediye edildi...

Böylece “Hizmet eri” tâbiri askerî mevzuâtımıza tekrâr zuhûr eyledi.

beterin beteri 13

Genelkurmay Başkanlığımız, Başçavuş dedikleri askerlere, osduracak bir beygir vermeyi dahi çok görüyor idi. Çünkü ordumuzda beygir istihdam edildiği dönemlerde sâdece subaylarımızın at binmek hakkı var idi. Bu sebepden dolayı hizmet eri, sâdece subaylarımıza veriliyor idi... Ve bu hizmet erlerinin, subaylarımızın beygirleri ile ilgilenmesi gerekiyordu.

Fakat İkinci Dünyâ Harbi hurdası olan Coni hibesi motorlu cemseler 

O târihlerde beygilerin yerini çokdan almışdı bile.

Bir başka ifâde ile ordumuzda osduracak beygir yok idi ki hizmet eri veresin!..

Olsun, maksat beygir beslemek, at binmek ya da hizmet eri kullanmak değil idi zâten...

Asıl gâye, bugün yapdıkları gibi sâdece subay gardeşlermize yeni bir tazminât daha vermek idi... 

Çünkü at binmeyen ve hizmet eri isdemeyen subaylarımıza dahi hizmet eri tazminatı veriliyor idi...

*  *  *  *  *

SENE: 1961

27 Mayıs subay darbesinden bir sene sonra 211 sayılı TSK İç Hizmet Kânunu Meclis’de kabul edildi.

Böylece, Türk ordusunun en şümullu idârî kânunu askerî mevzuâtımıza duhûl eyledi.

İşbu kânun ile ordumuzda;

6 sınıf “asker” ve

4 sınıf “rütbe” ihdâs edildi.

beterin beteri 14

İşde, 6 sınıf askerlerimiz, aşağıda;

beterin beteri 15

Kabul edildiği günden bugüne tam 55 sene geçmesine rağmen

Yukarıda gördüğünüz “asker sınıfı” sayısında ve aşağıda gördüğünüz “rütbelerde” hiçbir değişiklik yapılmadı.

beterin beteri 16

TSK İç Hizmet Kânununun aşağıda gördüğünüz madde 111’e göre

Harb esirlerine yapılacak muamele konusunda Türkiye

1953 senesinde Meclisden tek celsede geçirip meriyyete koyduğu ve

Aşağıda gördüğünüz 6020 sayılı kânun ile kabul etdiği 1949 Cenevre Sözleşmesi harb hukukunu tatbik edeceğini beyân etdi.

beterin beteri 17

 

*  *  *  *  *

TSK İç Hizmet Yönetmeliğinin aşağıda gördüğünüz maddesinde harb hukukuna göre esir düşmüş Asubaylar yok sayıldı. Ya subay ya da hiç! Subay yok ise diğer askerlerin esir olmasının Genelkurmay Başkanlığımız nezdinde bir kıymet-i harbiyesi yok demek ki...

beterin beteri 18

*  *  *  *  *

SENE: 1967

1967 senesinde meriyyete konulan TSK Personel Kânunu ile ordumuzdaki “rütbe” kavramı târif edildi.

İşbu kânunun aşağıda gördüğünüz üçüncü maddesiyle

Ordumuzda sâdece subay ve asubayların rütbesi olduğuna hükmedildi.

beterin beteri 19

Beterin Beteri isimli işbu makâlemizin burasında bir çay molası verelim ve bir soluk alalım hele!

Zere bu satırlardan sonra duyacağınız hakikât, insanı beyin dumuruna uğratacak cinsden...

1949 Cenevre Sözleşmesine göre subayların târifi gâyet açık olarak yapılmış. Bu sözleşmenin İngilizce metinindeki “officer” kelimesi de Türkceye hep “subay” olarak tercüme edilmiş.

Fakat Cenevre Sözleşmesinin İngilizce metinindeki “other ranks” kavramını TSK Personel Kânununa uyarlar isek şâyet “diğer rütbeliler” kavramı içinde sâdece Asubay denen askerlerin olduğunu görüyoruz. Bugüne kadar kimselerin farketdirmediği ve kimselerin de farkedemediği bu filfilli “bit yeniğini” ilk duyan ve dahi ilk bilenler siz oluyorsunuz, haberiniz olsun! Makâlemizin başında Asubayların hizmet eri olduğunu fâş eylemiş idik. İşde, burada öğrendiğiniz bu bilgi, az sonra bizleri Asubayların hizmet eri olduğu gerçeğine götürecek...

*  *  *  *  *

SENE: 1982

Bizim oğlanların elebaşı Zottirik Kenan’ın subay darbesini icrâ eylemesinden 2 sene sonra

Vatandaşlarımızın büyük teveccühüne mazhar olan(!) 1982 Anayasası, hükmünü ele aldı.

beterin beteri 20

Bakınız, yeni Anayasamızın yukarıda gördüğünüz doksanıncı maddesi ne diyor;

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.”

“kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Bu hükümden, kolayca şu neticeye varabiliriz;

1. 1949 Cenevre Sözleşmesi, kânun hükmündedir.

2. 1952 Kuzey Atlantik Andlaşması, kânun hükmündedir.

3. Hattâ bu iki milletlerarası andlaşma, kendi kânunlarımızın bile üstündedir. M.S.B’nin cüpbeli cingöz hâkim subayları ve Genelkurmay Başkanlığımızın kurnaz kurmay subayları bu gerçekleri göremiyor mu?..

beterin beteri 21

beterin beteri 22

Şimdi burada,

Ordumuzda 1961 senesinde teşkil edilen 6 çeşit asker sınıfı konusunda

211 sayılı TSK İç Hizmet Kânununun;

1949 Cenevre Sözleşmesine

Ve dahi

1952 Kuzey Atlantik Andlaşmasına aykırı hükümler içerdiğini söylesek, yalan mı olur?

Genelkurmay Başkanlığı ve Millî Savunma Bakanlığı bu andlaşmaları ihlâl etmiyor mu?

Ya da 

Anayasanın 90’ıncı maddesini alenen ihlâl etdiği gerekcesiyle TEMAD, 211 sayılı TSK İç Hizmet Kânununun iptâlini talep eden bir dâva açsa ne olur?

 

*  *  *  *  *

Karârgâhındaki fitneci subayların dolduruşuna gelen Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Necdet ÖZEL,

04 Mayıs 2012 Cuma günü bir Basın Açıklaması yapmış idi.

ek-001

Kamu vicdânında “Asubaylara e-muhtıra” olarak yer alan yukarıda gördüğünüz açıklamanın ikinci maddesinde

Necdet Bey, 8 sınıfa ayırdığı Türk Ordusundaki askerleri kendince şöyle tasnif ediyor idi;

  1. Subay
  2. Astsubay
  3. Sivil memur
  4. Uzman jandarma
  5. Uzman erbaş
  6. Sözleşmeli er
  7. Erbaş
  8. Er

ek-003

Bu tesbitlerimizi ilk söyleyen biz,

 

İlk duyan ve bilenler de sizler oluyorsunuz...

Hayırlara vesile olur inşallah!

*  *  *  *  *

Şimdi gelelim Hizmet eri olacak biz Asubaylara...

1949 Cenevre Sözlemesinde bir kelime var; “orderlies”. Meclisimizde kabul edilen Türkce metinde, bu kelimeyi “bunlar” şeklinde Türkceye tercüme etdiler. Bizim vekillerin “bunlar” şeklinde tercüme etdiği kelimenin gerçek anlamı “hizmet eri” demek oluyor. İngilizce metinde “orderlies” şeklinde yazılan ve gerçek anlamı “hizmet eri” olan bu kelimenin Meclisde “bunlar” şeklinde Türkceye tercüme edilmesine Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığının da onay verdiğinde şüphe yok. Şu vakitden sonra ortaya çıkıp da pişmiş kelle gibi valla haberimiz yok, diyemez!

ek-son

Şimdi, burada bir kurgu yapacağız. Hem de uluslarası andlaşmalar üzerine kurulu...

Allah gösdermesin! Fakat dünyânın bin türlü hâli var. Memleketi idâre eden AKP’nin son 14 senede tatbik etdiği “sıfır sorun” siyâsetinin neticesi olarak içinde olduğumuz 2016 senesinde “sıfır komşu” noktasına geldik. Akrabalık bağımız olan sınırdaş devletler ile bile kanlı bıçaklı olduk! Hâl böyleyken bir vakit gelir, bu beceriksiz siyâsetci ve devlet memuru olduğunu ilan eden sünepe subaylarımız yüzünden ordumuz harbe girebilir. Subaylarımız ve asubaylarımız düşman eline esir düşebilir. Köstebek Hilmi Genelkurmay Başkanı iken 4 Temmuz 2003 Perşembe günü olmadı mı? Eline kelepçe vurup başına başına çuval geçirdiği ordumuzun en seçkin askerleri olan özel kuvvetler mensubu subay ve asubaylarımızı Coniler Irak’da esir almadı mı? İşde, böyle bir durumda, subay ve asubaylarımızın aynı yerde esir düşdüğünü farz edelim.

beterin beteri 24

Genelkurmay Başkanları ve subay gomutanlarımızın hazarda “kahraman” dediği biz Asubaylar

Sefer zamânı esir kampında

Hem iç mevzuâtımıza hem de 1949 Cenevre Sözleşmesine göre meşrû olarak

Subaylarımızın yemeğini pişiren, çamaşırını yıkayan “Hizmet Eri” oluyoruz vesselâm!..

brove



 

 


Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.


Okumak için tıklayınız!


Sözün Doğrusu!

sozun-dogrusu








Asubay mısın, Er misin?

asubay-misin

 





Açık Mektup! 

acik-mektup



 

Yayınlandığı yer ESKİ TÜFEK

GERÇEKLERİ ÖĞRENMEK HEPİMİZİN HAKKI...

 

Kıymetli Meslektaşlarım;


 Yaklaşık 20 gün önceki yazımda;  bir erken uyarı görevi yaparcasına, assubaylara verilmesi planlanan tazminatlar da;  " II. Kad. Kd. Bçvş. rütbesinde olma ve  24 Yıl Bilfiil çalışma" şartının olduğunu, intibaklarda ise; 2003 yılı öncesi mezunlara bir derece verileceğini, ancak görevdeyken, yüksekokul veya üniversite bitirerek derece ve kademe ilerlemesi yapan,  2003  öncesi mezunların, söz konusu intibaktan faydalanamayacağını"  yazdık. Yazımızda, bu konudaki çekincelerimizi de dile getirmiştik.


 Önce, bir kısım meslektaşımız, daha sonra TEMAD İl Başkanlarından bazıları, yazılar yazarak  bize tepki gösterdi. Hatta, şu an iktidar partisinde siyasetle uğraşan, milletvekili aday adayı olan,  eski bir Genel Başkan Yardımcısı, şahsımı telefonla arayarak;  "kardeşim yok böyle bir şey, kim nereden uyduruyor bunları" diyerek, tepkisini bizzat bize iletti.


 Bende kendisine;  "Ankara da ikamet ettiğini, Genelkurmaya, Bakanlıklara,  3-4 Km. mesafede olduğunu, yazdıklarımızın yalan olup olmadığını,  gidip oralardan araştırmasını ve ondan sonra aramasını" söyledim.


  O gün bu gündür aramadı hala..


 Durumun vahametine istinaden, Sn. Ersen Gürpınar Ağabeyimiz ile istişare ederek, onun önderliğinde,  www.emekliassubaylar.org. sitesinde, Başbakanlığa ve Genelkurmay Başkanlığına yönelik  mail kampanyası düzenlendi.     


 Yaklaşık 5 günde, kampanya yazısı, 18.000 kişi tarafından okundu ve yoğun bir katılım oldu. Bunun üzerine, Genelkurmay Başkanlığı, site yönetimine açıklama yaptı ve açıklamayı, Sn. Ersen Gürpınar duyurdu.


 Çok geçmeden, durumun ciddiyetini kavrayan, TEMAD Genel Merkezi, TEMAD'ın resmi internet sitesinde," II. Kad. Kd. Bçvş. rütbesinde olma ve  24 Yıl Bilfiil çalışma" şartının kaldırılması için"  Başbakanlığa ve Genelkurmay Başkanlığına yönelik,  mail ve mektup kampanyası başlattı.


 Bize tepki gösteren,  eski Genel Başkan Yardımcısı da, adı ile kayıtlı internet sitesinde, tablolar yayınlayarak, durumun ciddiyetini kavradığını göstermiş oldu.


 ***


 Tüm bunlar olurken, Ahmet KESER'in, bir sitede röportajı yayınlandı. Röportajı okuyunca, hayretler içinde kaldım.  Tam 4 yıldır, bu konularda hiç  açıklama yapmayan, kendi yönetimi kurulu üyelerinin istifa sonrası verdiği demeçleri bile cevaplamayan Ahmet KESER, ne oldu da bu gün bunları açıklamaya başladı. Evet, ne değişti de bu konuları açıkladı? 


Ahmet KESER'in röportajda söylediği sözlerin bazılarını,  ben yaklaşık  3 yıl önce, 16 Nisan 2013 tarihinde, istifa eden TEMAD yöneticileri ile yaptığım röportajda, video olarak  yayınlamış, o dönemde şahsım ve istifa eden arkadaşlarımız, ihanetle, hainlikle, suçlanmış, yalan yazmakla itham edilmiştik.


İş boyuta gelmişti ki, bu gün  Genel Başkan Yardımcısı konumunda olan bir şahıs, bizler için, "Paşa maşası, Genelkurmayın Kadrolu elemanı, ajan,  içimizdeki irlandalı," vb.  sözleri yazmaktan bile hiç çekinmemişti. 


Kaderin cilvesi olsa gerek, o gün bizlere olmadık hakaretleri yapanlar, Ahmet KESER bazı  gerçekleri açıklayınca,  biraz olsun yüzleri kızarır mı? merak ediyorum. Tabi,  hala kızaracak yüzleri ve utanma duyguları var ise...


O dönemde bizler;   "Genelkurmay Başkanı Necdet Özel'in, TEMAD yöneticilerini VİP. törenle karşılattığını, Genelkurmay Başkanının, sorunların çözümü için ortak hareket edilmesi gerektiğini, TEMAD'ın birliklere giderek ilk elden sorunları öğrenmelerini, Personel Başkanlığı ile ortak çalışma yapmalarını istediğini" yazmış, buna karşılık TEMAD yönetiminin, "TV.lerin popüleritesine kapılarak, maksadını aşan konuşmalar yaptığını ve köprüleri attığını" yazmıştık. 


 Evet, o dönemde bunlara "yalan" diyen kalemşörler,  şimdi ne diyecek?  Buyurun Ahmet KESER de aynısını söylüyor.


 Ancak mevzu bu değil...


 

4 yıldır ne yaptınız?

 

Ölüm orucu sonrası, çaresizlik ve çözümsüzlük içinde kalıp, hiç bir yer ile resmi temas kuramayınca, son çare, sitemizin yaptığı mail kampanyasını taklit ederek, mektup, mail  düzenleyen TEMAD yönetimi, kendilerini haklı göstermek için 4 yıl önce yaşanmış görüşmeyi ne hikmetse şimdi anlatıyor.


Kardeşim, 4 yıldır neden açıklamadın?

 

Devlet sırrı mıydı bu görüşme? 


İnsanlar meslekten atıldı, cezalar aldı,


TSK'nın en çok yıpratıldığı bir dönemde,  "yuvamız, kurumumuz" dediğimiz TSK'ya  hakarete varılan yorumlar yapıldı, aşırı derecede yıpratıldı, ileri geri yazılar yazıldı? 


Bu günlerde bunu açıklamanızdaki amaç ne? 


 Tabi, yumurta sona gelince tutuştular!


Suriye yanıyor, Irak'taki askerlerimiz, Musul şehrinde çatışmanın eşiğinde, Rusya ile savaş an meselesi, bizimkiler  ne maksatla açıklıyorlarsa,  4 yıl önceki görüşmeyi, bu gün açıklıyor. 


Bakın tekrar ediyorum, 2012 'deki oyun yeniden sahnelenmeye çalışılıyor, herkesi dikkatli olmasın ve oyuna gelmemesini öneriyorum.


Sevgili Meslektaşlarım;

Assubay kamuoyunun,  gerçekleri bilmek her zaman hakkıdır. Hele ki,  kendi hakları söz konusu ise kesinlikle hakkıdır.
 


 Bu nedenle, 2011 yılında, o görüşmelere katılan, dönemin TEMAD Teşkilattan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sn. Ayhan YILDIRIM'dan Ahmet KESER'in röportajında geçen bazı konulara açıklık getirmesini istedik. 

 

Kendisi, bizleri kırmayarak, yaşananları anlattı. 


  Önce,  malum sitesindeki,  Ahmet KESER röportajından (siyah kısım)  bir bölümü, altında ise Sn. YILDIRIM'ın ( kırmızı kısım) konu ile ilgili açıklamalarını okuyacaksınız;


genkur ziyaret

 

AHMET KESER : 11 Ekim 2011’de yönetime geldikten sonra, ufukta özlük haklarımızın iyileştirilmesi konusunda ufukta bir çalışmanın var olup olmadığının öğrenilmesi maksadıyla hem siyasete hem Genelkurmay’a gittik. İlk ziyaretimizi Genelkurmay Başkanlığı’na yaptık. Genelkurmay Başkanı ile kendi Personel Başkanı Korgeneral’in de bulunduğu bir ortamda yönetim kurulu üyeleriyle beraber bir görüşme gerçekleştirdik.


 Genelkurmay Başkanı Necdet Özel Paşa çok iyi niyetli yaklaştı. Hakkını iade ederek söylemek istiyorum, ve Korgeneraline Personel Başkanı’na emir verdi. ;


 “TEMAD ne istiyorsa çalışın, bana getirin” dedi. “Ben bunların takipçisi olacağım…Beraber  çalışacaksınız, TEMAD ne istiyorsa onu getireceksiniz” dedi. “Bana astsubaylarla ilgili yaptığınız şu çalışmaları, iyileştirmeleri bir okuyun bakayım” dedi.

 

AYHAN YILDIRIM : TEMAD seçimlerini kazandıktan sonra, resmi ilk ziyaretimizi, 03 Kasım  2011 tarihinde,  MSB Müsteşarı Korgeneral Ümit DÜNDAR'a yaptık. Sn. Ümit DÜNDAR  Nisan 2011 ayında kanunlaşan,  KOMKARSU vs tazminatların, Başbakanlıkta olduğunu,  bize 3 Kasım  2011 tarihinde yani yaklaşık 5 ay önce söylemişti.


  Necdet ÖZEL paşa,  gerçekten bizleri çok iyi karşıladı, hatta seçimlerimizi takip ettiğinden bile bahsetti. Personel başkanına birlikte çalışılması için talimat verdi.  


 AHMET KESER  : Personel Başkanının elinde şöyle bir liste vardı. Elindeki listeyi şöyle bir çevirdi, yatay bir excell tablosu. Orada, sorunlar “Planlanan – Yapılan – Yapılamayan”… falan renk kodları vermişler, kırmızı – mavi… diye, ne istedik, ne yapıldı diye… Birinci sayfayı açtı Korgeneral, bir şey yok, ikinci sayfayı açtı bir şey yok, üçüncü sayfayı açtı bir şey yok. Yani bizimle ilgili yapılan bir şey yok.


 “Bırak!” dedi, “Bir yerden oku bari” dedi. “Yapılamayanı oku” dedi. Gerildi, yapılamayanı okurken bir madde : Astsubaylar vefat ettiklerinde, geride mirasçılarına bıraktığı silahın devir teslimi Emniyet Müdürlüğünce yapılıyor, bunun devir tesliminin Kuvvet Komutanlıklarınca yapılması konusunda teklif sunulmuş, bu teklife de sıcak bakılmamış.

 “Yahu geç onu!” dedi. “Başka bir şey söyle!” Başka bir şey söyledi ; Kamplara girerken günlük 5 liralık park ücreti alınıyormuş, meslektaşlarımız günübirlikçilerden bu park ücretinin alınmamasını istemişler çünkü orada kalanlar zaten vermiyor.


 Ben dedim ki; “Sayın Genelkurmay Başkanım, bunların hepsi uvertür konular, tali konular, bizim sorunumuz bu değil."

 “Peki ne istediler?” diye sordu. “Efendim 1’in 4’ünü istediler” dedi.


 “Peki ona ne yaptık?” dedi. “Biz bu konuyla Hükümete müracaat ettik, bir sonuç alamadık.”


 Ben dedim ki “Bu konu Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkmıştı, ona da Genelkurmay’ın da girdi yapmasıyla beraber iptal edildi”


 “Niye vermedik ki astsubaylara?” diye sordu. Sıkıştı şimdi, adam bu seferde soruyor hep.


 “Niye vermedik?” “Efendim, biz onunla ilgili bir daha çalışma yapıyoruz” … Ben de dedim ki “Niye?... Daha önce çıkmıştı ki zaten” dedim. “Tekrar çalışma yapmanıza gerektirecek ne var?” dedim. “Birinci derecenin dördüncü kademesinin çıkmış olması bizi tek başına rahatlatacak bir şey değil” dedim..


 Genelkurmay Başkanı döndü, “Bunu zaten çok istiyordunuz.” dedi. “Biz bunu makam ve görev tazminatı alabilmek için istiyoruz. Yoksa birinci derecenin dördüncü kademesinin bize 3,5 – 4 lira getirisi var” dedim. “Öyle mi?” dedi. “Evet” dedi Korgeneral de. “Biz bunu sadece diğer iki tazminatı alalım diye istiyoruz. Bu zaten hakkımız, Meclisten de çıkmıştı ve sizin Genelkurmay’ın girişimleri ile bu Meclisten geri alındı."


 Tabi O süreci biliyor. Fakat mahçup. Gelmiş, bir şey de yapmak istediği, samimi bir şey yapmak istediği belli.


 “Peki” dedi, “Anladım, bu konularla ilgili astsubaylarımız ne istiyorsa bunları halledeceğiz” dedi.


“Ben, göreve geldiğimden beri Başbakan’dan dört tane şey istedim, bunun üçünü yaptı, biri hala devam ediyor, bu da yapılacak, beşinci şey olarak sizin için isteyeceğim” dedi. “Sizin sorunlarınızı halletmemiz gerekiyor, yoksa Ordu sıkıntıya giriyor” dedi.


 Hatta ben orada bir cümle kullandım, dedim ki; “Türk Silahlı Kuvvetlerinde aidiyet duygusu kayboluyor”

 “Bu, paradan puldan çok önemli, derhal bunu araştırın” dedi Korgenerale.


 Ben de dedim ki “Görevi, askeri anlamda kendi karargahınıza vermez de, bağımsız bir sivil kuruluşa verirseniz daha sağlıklı bir sonuç alırsınız". Çünkü Korgeneralimiz de bizim bir personel başkanımız, beraber çalıştık Tümgeneral iken.

 "Yapılan şey ; şimdi buradan sizin talimatınız hemen aşağı inecek, “Anket yaptık böyle bir şey yok” denecek,  sizi rahatlatacak bir sonuçla size gelmek isteyecekler. Ama bu doğru olan bir durum değil”dedim.


 O da şimdi bir tereddüt etti, önce bekledi “Tamam, ben bu konuyu inceleyeceğim” dedi. “Ama bu çok önemli bir konu yani askerlikte eğer aidiyet duygusu kopuyorsa bu ordu biter” dedi. “Çok iddialı bir laf söylüyorsunuz” dedi.

 Aramızda böyle bir konuşma geçti.


 “Çalışma yapacaksınız, ne istiyorsa TEMAD’ı dinleyeceksiniz, bana tek tek maddeleyeceksiniz, TEMAD’ın taleplerini getireceksiniz” dedi.


 Bana da döndü, dedi ki ; “Sayın Başkanım, siz de gemilerimize giriniz, uçaklarımıza giriniz, kışlalarımıza giriniz, arkadaşlarımızla görüşün, arkadaşlara anlatın.”

 

AYHAN YILDIRIM:  buraya kadar olan açıklamalar,  aşağı yukarı böyleydi.  


per başk


 AHMET KESER : Ben de dedim ki; “Sayın Genelkurmay Başkanım, ben kışlalara girip, uçaklara girip, gemilere girip ne yapacağım? Bu benim işim değil. Türk Silahlı Kuvvetlerinin içerisinden rol çalma gibi bir şeyimiz yok. Ortada bir şey yokken insanlara ne anlatalım? Siz bir şey yapacaksınız, bir sonuç alınacak. Zaten bir şey anlatmaya gerek bile kalmaz. Ama bu Ordu hepimizin ordusu. Bize düşen bir görev olursa, hay hay memnuniyetle. Yalnız bizim şu anda kışlalara falan girmemiz doğru bir şey değil. Girip insanlara ne anlatacağız? Yani kışlada; “Genelkurmay Başkanımız bunu yapmak istiyor…” bu olmaz, doğru olmazdı…


 Bunu biz kabul etmedik ve kışlalara girmek bizim işimiz değil dedik. Yaparsınız, bir sonuç alınır, zaten kışlada da bir karşılığı olur.


 Öyle bitti… Kasım 2011 ayının sonuna doğru görüşmüştük… Ekim 2011’de göreve geldik, Kasım’ın sonunda görüşme yaptık..

 

 AYHAN YILDIRIM :  Yukarıda geçen  sözleri,  Ahmet KESER,  Sn. Necdet ÖZEL'e değil,  bizlere, yani kendi yönetimindeki arkadaşları olan bizlere söyledi.  Genelkurmay Başkanına,  böyle bir söz söylemedi.  

 

AHMET KESER :3 Aralık 2011’de de, Dünya Engelliler Günüydü, Genelkurmay Başkanlığı Personel Başkanlığı’nda bir toplantı yapacağız. Biz çalışmalarımızı yaptık. Çalışmalarımızı basit bir şekle indirgedim ben de, öyle kitapçıklar falan hazırlamadım. Biz, elindeki bütün çalışmaları falan kaldırmasını istedik Genelkurmay’dan. Sadece bunları Komutan’a verin, sadece bunun üzerinde çalışın diye iki sayfalık bir çalışmayla gittik...

 Genelkurmay Personel Başkanlığına giderken arkadaşlara dedim ki; Bakın arkadaşlar önümüzde iki şeyle karşılaşabiliriz. Bir; bizi bu işleri yapmayacağız deyip ikna etmeye çalışabilirler, çünkü karargahı çok soğuk davranıyor. İki ; sinirlerimizle oynayarak “İşte, geldiler, burada bize posta koydular, siz onlara biraz yüz verdiniz Başkanım (Genelkurmay Başkanına), onlar da geldiler burada bize posta koydular, gittiler.” algısını oluşturmaya çalışabilirler. Herkes sussun bir tek ben konuşacağım ve kendinize hakim olun, kışkırtıcı laflar olursa sinirlerinize hakim olun ve susun” dedim.

İlgili sitede yaınlanan röportajdan bir ekran görüntüsü, 

1 ümit paşa


Biz, Genelkurmay Başkanı tarafından VİP karşılanmış iken, ikinci gidişimizde yönetim kurulu ve bize ;“Aracınızı garaja çekin, askeri kimlik kartlarınızı bırakın, oradan ziyaretçi kartları alın, üstünüzdeki saatleri, bozuk paraları, şeyleri buraya bırakın, buradan, XRay’den geçin, ondan sonra da Genelkurmay Karargahına yürüyerek gideceksiniz”

 

AYHAN  YILDIRIM; Genelkurmay'ın nizamiyesinde bu sözler, nizamiye nöbetçi subay bir üsteğmen tarafından, TEMAD Yönetim Kurulu üyesi arkadaşımıza söylendi.


AHMET KESER : Ben de “Hayır, girmiyoruz” dedim… Kapının orada arabamız duruyor, “Biz girmiyoruz, biz protokol usulüne göre bu Genelkurmay’a alınmazsak kapıdan çekip gideceğiz. Bunu da Genelkurmay Personel Başkanı’na bu şekilde söyleyin.” dedim… “Birkaç dakika burada bekleriz, onun da cevabını bekleriz, eğer cevap olumsuz gelirse bu toplantıya girmiyoruz. Bu konuyla ilgili de Sayın Genelkurmay Başkanını bilgilendireceğim” dedim.

 

Ayhan YILDIRIM; Bu sözler Sn.Ahmet KESER'e değil, bana ait; Arkadaşımızın,  nöb. sb. ile hararetli konuştuğu esnada, arabanın direksiyonunda ben vardım.  Diğer arkadaşlar ise minibüsün içindeydiler ve daha hiç dışarı çıkmamıştı. Zaten olayı da görmediler bile.

  Hemen  araçtan inip,  nizamiyedeki arkadaşımın yanına gittim;

 Ne olduğunu?  sordum.

Arkadaşım olayı anlatınca, bende; Niz.Nöb.Sb.na  "Tamam,  biz dönüyoruz!  Siz de personel başkanına neden döndüğümüzü anlatırsınız" dedim.

Arkadaşımla  ile yürümeye başladık.  10  - 15 metre yürümüştük ki, Genelkurmay  Dernekler Şube Müdürü,  Topçu Yarbay, Arkamızdan seslenerek;

"Yanlış anlaşılma olduğu" söyledi ve    durumu düzeltti. Biz,  kendi aracımızla içeri girdik. Toplantı yerinde,  Yönetim Kurulundaki  arkadaşları indirip , aracı park yerine götürdüm. Park yerinden beni de, askeri araçla alarak, bekleyen arkadaşlarımın yanına götürdüler ve hep birlikte toplantıya girildi.

 AHMET KESER  : Biz, sorunları anlatmaya başladık. Çözülmesi gereken şeyleri söyledik. Genelkurmay (Personel) Başkanı tuttu, işte, Türkiye’deki gelir durumunu anlatıyor, başka şeyler anlatıyor, bir noktaya geleceğini anladım. En sonunda dedi ki; “Arkadaşlar, sizin bu sorunlarınızın tamamı maddi kaynaklı sorunlar. Maddi kaynaklı sorunlara Hükümet sıcak bakmıyor” dedi. Ben de dedim ki ; “Bakın, burada biz ‘kim neye sıcak bakıyor’u tartışmayacağız. Biz burada sorunlar üzerinde uzlaşacağız, bu sorunlar Genelkurmay Başkanı’na arz edilecek, Hükumet’ten isteme tasarrufu O’na ait. Ama biz burada bunları koymayalım şeyine gidemeyiz. Burada sorun konuşmaya geldik. Genelkurmay Başkanı’nın size talimatı böyle."“Fakat” dedi, “Şimdi, Genelkurmay Başkanı’na biz reel olmayan bir şeyi niye çıkartalım?” dedi. Baktık, direniyor. Yani adam sorunu çıkartmak istemiyor. Ben de orada kendimce girdiler yaptım, onu yaptık, bunu yaptık…


 “Arkadaşlar” dedi, “Bu konudan bir sonuç alamayız”dedi. Dedim ki ; “Bu konuda yetkili ağız siz değilsiniz. Burada siz, bizimle beraber masa çalışması yapacaksınız, bu konuyu Genelkurmay Başkanı Başbakan’a arz edecek, bu konuyla ilgili yetki Başbakan’da” dedim. “Genelkurmay Başkanı’nın da ikna etmesi lazım.” Baktım ki kendi karargahını ikna edemiyor. Aslında Genelkurmay Başkanı iyi niyetini ortaya koymuş. En sonunda dedi ki; “Bunların hepsi sonuç olarak paradır, bu para da bu Hükumetin kasasında yoktur!”… Dedim ki; “Hükumetin kasasını Maliye ile konuşuruz, biz burada sorun konuşuyoruz. Kim halledecek, kim halletmeyecek’i değil” dedim. “Siz” dedi, “Arkadaşlarınızı bir şekilde ikna ederseniz” – bakın benim bu konuşmamda, benim yanımda yönetim kurulundaki arkadaşlarım da var – “Bir şekilde ikna ederseniz, neyin olup neyin olmayacağını…”, zaten olacak bir şey yok, her şeyi ‘olmayacak’ diye söylüyor.

AYHAN YILDIRIM : Sn.Ahmet KESER, asla böyle bir üslup ile konuşmadı.  Hatta Personel Başkanı Korgeneral ile daha önce görev yaptıkları yerde bulunan, erguvan ağacının gölgesinde,  yaşananları anlattıkları çok samimi ve sıcak bir muhabbet ile toplantı uzadıkça  uzadı.

 Ardından,  sorunlar az da konuşulmaya başlandı ama bu üslupla asla değildi. Korgeneralin,  ceplerini göstermesi doğru ama ortam o kadar samimi bir havadaydı ki,  bir nebze "espri yapıyorum" mantığı ile gösterdi. Ancak espri de olsa hoş birşey olmamıştı...

AHMET KESER :  Sonuç alınamadı… Çıktık… Tam bir hayal kırıklığı. Gittik, dedim ki ben de; “Arkadaşlar, bakın bu Genelkurmay Başkanı’nın etrafı çevrili. Dolayısıyla bizim işimiz çok zor. Adam bir irade ortaya koyuyor, fakat Karargahı direnecek, belli. Bunun ipuçlarını çok net olarak ortaya koydular."


AYHAN YILDIRIM : Evet,  çıktık ama "hayal kırıklığı ile değil",  tekrar çalışmak ve  toplanmak üzere.

Hatta çıkarken, orada bulunan kurmay albaylarla,  ayak üstü, çalışmalarla ilgili, haklılığımız konusunda iyi niyet ve destek sohbetleri bile yaptık.


AHMET KESER : Ben Genelkurmay Başkanı’na KİŞİYE ÖZEL bir mektup yazdım. Olayların tıkanmaya gittiğini, Türk Silahlı Kuvvetlerinde sıkıntılı bir sürecin başladığını anlatmaya çalıştım. Personel Başkanlığının bu konudaki direnciyle ilgili bir ifade de kullandım. O da hemen Kurmay Albay bir şube müdürü, Yönetim Şube Müdürü Fatih Albay’ı hemen yanına çağırmış. Demiş; “Sayın Genel Başkanı çağırın. Çay-kahve ikram edin. Ben yurtdışına çıkacağım. Ben geldiğimde, benim önüme Genel Başkan ne istiyorsa onu getirin."...

 

AYHAN YILDIRIM : Evet, böyle bir mektup gönderildiğini,  Sn. Ahmet KESER bizlere söyledi. Ancak, içeriği konusunda,  hiçbirimizin bilgisi yoktu çünkü o mektubu biz görmedik.  

 Necdet Özel Paşanın, böyle bir şey söylediğini asla duymadım ve bize de  böyle bir şey söylenmedi.

Ayrıca,  Fatih Albay ile  bir yönetim kurulu üyemiz ,  hemen hemen iki üç günde bir, bazen de sürekli olarak görüşüyordu. Görüşme neticesinde verilen çalışma bilgilerini de,  Ahmet KESER' e bizzat kendisi iletiyordu.

AHMET KESER : Bizi davet etti. Sayın Genelkurmay Başkanımız bu konuda çok hassas, sizi de bilgilendirmemi istedi” dedi. “Bu konuyla ilgili biz bir çalışma yaptık ve kendisine sunduk” dedi. Çalışmayı koydular önümüze. Biz de aldık, fikirlerimizi, görüşlerimizi söyledik. Genelkurmay Başkanı geldiğinde tekrar bir araya geleceğiz.

 

AYHAN YILDIRIM :  Burada bahsi geçen  çalışmayı, Ahmet KESER ile  almaya  beraber gittik, orada  fikir falan söylemedik, zaten böyle bir ortam da yoktu,  Zarfın içinde bir dosya  bize teslim edildi o kadar.

AHMET KESER : Bu arada Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı Korgeneral Ümit Dündar’ın yanına gittik. Ümit Dündar Paşa’ya da söyledim; “Bakın” dedim, Genelkurmay Başkanı’nın etrafı çevrili bir vaziyette, bu sorunlar tıkanıyor. Genelkurmay Başkanı’na biz iletiyoruz, lütfen siz de iletir misiniz?” Albay iken tanıyorum kendisini. O da “Evet, ben anladım” dedi. “Ben her Çarşamba Genelkurmay Başkanı ile mutad görüşüyorum, bu konuyu kesinlikle söyleyeceğim” dedi.

 

AYHAN YILDIRIM ; Bu doğru,  Ümit Paşa; "ben komutana durumu iletirim " dedi.


AHMET KESER : Biz de bir nezaket ziyaretinde bulunduk Gelibolu’da. Ben de Raif Akbaş’a söyledim. 


AYHAN YILDIRIM ; Gelibolu da Raif Paşayı ziyaret ettik ve üç aşağı beş yukarı bu konuşmalar oldu.

AHMET KESER : Nisan 2012 ayına kadar bu şekilde koşturuyoruz. Nisan ayı geldi. Medyaya bir haber düştü.“Türk Silahlı Kuvvetlerine Komutanlık ve Komutanlık Kursu Tazminatı verilecek!”

AYHAN YILDIRIM ; Bu konu, daha Ümit Paşa ile ilk görüşmemizde, 03 Kasım 2011 tarihinde, bize,  bizzat Ümit Paşa tarafından zaten  söylenmişti. Yani komutanlık tazminatlarının o şekilde çıkacağından yaklaşık 5 ay önce bilgimiz vardı.

Sadece, gelecek zamları tutarlarını bilmiyorduk. Ama hangi konular olduğunu biliyorduk.  Ümit Paşa,  konunun Başbakanlıkta olduğunu bizzat söylemişti. Yani olayı medyadan  çok önce MSB Müsteşarı,  Ümit Paşa'dan öğrenmiştik.

ÜMİT PAŞA


AHMET KESER : Yani, kanun çıktı. Allahım!... Biz şaşırdık. Hani, hiçbir şey yok. Cebinin astarına kadar çıkartan adamlar buradan vermişler. Genelkurmay Başkanı’nı aradım. Genelkurmay Başkanı yurtdışındaydı. Personel Başkanı ile anlaşamıyoruz. Görünen manzara ortada. Ümit Paşa’yı aradım, dedim ki ; “Görüşmemiz gerekiyor”“Tamam, buyurun, bekliyorum” dedi.

 Hemen yönetimdeki arkadaşlarla beraber gittik. Dedim ki ; “Bu durum çok ciddi bir sıkıntı yarattı. Siz bize böyle böyle dediniz… dediniz, dediniz… Bu işlerle uğraşacağım…"

 Genelkurmay Başkanı da haber gönderiyor sürekli… “Tamam, ben uğraşacağım, söz uğraşacağım… ”.

AYHAN YILDIRIM ;  Ümit Paşa ile  tekrar görüştük ama o günlerde,  sosyal medyadaki "PES HAREKETİ ", patladı.  Ahmet KESER, yine bir arkadaşımız vasıtasıyla, tekrar Genelkurmay Başkanlığına, yeni bir mektup daha gönderdiğini söyledi ama içeriğini asla bilmiyoruz.


AHMET KESER : Bu arada, Maliye Daire Başkanı Tuğgeneral’i çağırdı. Proje Subayları’nı çağırdı. Şimdi onlar da karşımıza geçtiler. Dedi ki; “Sayın Başkanımız son düzenleme ile ilgili bilgi istiyor” dedi. “Paşam, buyurun anlatın”dedi….

 “Efendim, ben TEMAD’a kırgınım” dedi.

“Niye?” dedi.

 “Biz  Meclis’te BDP’lilerden (o zaman BDP vardı) azar işittik, TEMAD Bize sahip çıkmadı” dedi.

 “Ya, geç bunları!” dedi. “Bugünün konusu bu değil!” dedi.

 Bu arada, ben arkadaşlara tembih etmeme rağmen arkadaşlardan biri; “Siz bugüne kadar bize sahip çıktınız mı ki bize? Böyle zamanda şey istiyorsunuz” dedi.

 Şimdi burada da diplomatik bir şey oldu. Yani baktım olay Siz’e – Biz’e dönecek, olay çıkıyor, -Evet, Ayhan Yıldırım Bey söyledi-.. “Tamam arkadaşlar, konuya dönelim” dedim. Tamam, o bir talebini söylemiştir, biz yerine getiririz, getirmeyiz, karşılık veririz, vermeyiz…

 “Efendim” dedi, “Biz çalışma yapıyoruz fakat buradan bir sonuç çıkmaz” dedi.

 Maliye Daire Başkanı ha. İsmini şimdi hatırlayamadım.

AYHAN YILDIRIM ;  Evet, yukarıdaki konuşmalar aynen bu şekilde oldu. “Siz bugüne kadar bize sahip çıktınız mı ki bize? Böyle zamanda şey istiyorsunuz” ... O sözleri ben bir refleks olarak söyledim. Ancak bu olay, Ümit Paşanın makamında oldu.   

AHMET KESER : Aradık, araştırdık, evet adamın söylediklerini doğrular sonuçlar var…

 Biz, ilk Kasım’da gitmişiz, Aralık, Ocak, Şubat, Mart, Nisan…

 Nisan ayında biliyorsunuz Komutanlık Tazminatı çıkmış. Beş ay bizimle ilgili hiçbir somut şey yapılmamış ama subaylarla ilgili sizin de gördüğünüz o olay yapılmış.

 “Tamam, B planını harekete geçiriyoruz. Zaten kafamızda bir şey var. Orada düğmeye bastık. Bundan sonra kendi yöntemlerimizle sahaya inmeye başlıyoruz.

 Burada üç aşamalı bir plan yaptık.

AYHAN YILDIRIM ;  İşte,  olay tam da burada başlıyor. Bizim" eylem vs kararımız yok".   Tam bu arada, "PES HAREKETİ" Başlamıştı ve hızla ivme kazanıyordu.

"PES"  hareketini kuran, iki tane muvazzaf arkadaşımızdı. Muvazzaf arkadaşlarımız  ivme artmaya başlayınca,  haklı olarak çekinip, grubu TEMAD Yönetim Kurulu üyelerinden Sn. Yüksel BİNİCİ'ye devrettiler. Çok geçmedi grup Sn. Bülent CİVAN'a devredildi.

"PES HAREKETİ", Sn. Bülent CİVAN ile çok hızlı bir  ivme  kazandı.  Tam bu esnanda, yine yönetim kurulundan bir arkadaşımız sayesinde   TV8' deki programa katıldık.

 

Bu programın arkasından,  Ahmet KESER'in TV  programları başladı. Ne yazık ki, iplerin kopmasına, köprülerin yıkılmasına, çıktığı TV. programlardaki konuşmaları neden oldu.

Genelkurmay Başkanı, Necdet Paşa'nın görüşmemizde bizden tek istediği vardı;

"Ben, medya önünde olmayı sevmeyen biriyim,  sizden tek istediğim her şeyi gelin bizle paylaşın, beraber çözelim,  ama medya önünde konuşmayın"  olmuştu.

İşte, Ahmet KESER, televizyonlara çıkmaya başlayıp popülaritesi  artınca, önü alınamaz bir hal aldı.  Ahmet KESER'in  programlardaki söylemleri  neticesinde,  ipler koptu.

Bu anlattıklarıma inanmayanlar, o dönemde TEMAD Yönetim Kurulu üyesi olan arkadaşlarıma sorabilirler. Hatta istifa eden arkadaşlarımın yayınladığı   görüntülerde de bu konular mevcuttur.

***

Bize yaşananları, olduğu gibi anlatan,  açıklamalarda bulunan  Sn. Ayhan YILDIRIM'a teşekkür ederiz. İki kişinin bildiği, asla sır değildir ve doğruların er geç ortaya çıkmak gibi bir alışkanlığı vardır. Bu  röportaj da buna bir örnektir.

Ayrıca, hakkında o kadar yazıp çizilen, atıp tutulan, hatta hakaret boyuna varan eleştiriler nedeni ile Necdet ÖZEL Paşanın, gereksiz yere hedef alınması sonucu, hakkının bizlere geçip geçmediğini değerlendirmek, siz okuyucuların takdiridir.

Not : 16 Nisan 2013 tarihine, TEMAD Yönetiminden istifa eden Sn. Naim ÖRENGÜL ve Sn. Yalçın KAÇAR ile yapmış olduğumuz ve bu konuları içeren  videoyu, aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=Ff3EPM7qCV0



Yayınlandığı yer MUHALİF KÖŞE
Cumartesi, 14 Kasım 2015 00:43

HAKLARIMIZLA İLGİLİ KONULAR NETLEŞTİ

Saygıdeğer Meslektaşlarım

Her zaman belirttiğimiz gibi assubaylar bu ülkeye ve ordumuza sadakatlerini teri, kanı ve canı ile kanıtlamış, karşılığında sadece adalet talep etmişlerdir.

Bizlere ön yargılarla yapılan haksızlıklar için mücaadelemizde elbette yasal temsilcimiz TEMAD yönetimidir. Bizim için umut olduğunu düşündüğümüz bu yönetime tarihinin en büyük maddi ve manevi desteğini verdik. Ancak tüzükteki görevlerini verdikleri vaatleri unutan Sn.Ahmet KESER  ne yazık ki kişisel hesaplarla hiç bir başarı elde  etmediği gibi uyarılarımızı dikkate almak yerine sırtını sıvazladığı kişilerin mücadele gönüllülerine hakaret ve iftiralarda bulunmasını adeta teşvik etti. Bir yıl önceki mücadele coşkusu, umut ve birbirimize tahammülden eser kaldı mı?

Bizlerin dışında hükümet, genelkurmay, OYAK yönetimlerine maksadı aşan eleştiriler, yardımcısının ve yandaşlarının hakaretleri sonucu kurumlarla olan ilişkilerimiz askıya alındı. Bizlerle ilgili hiç bir konuya çalışmaya müdahil olamadık.

Ben sizden sorun çözmek için yetki almadım” itirafı ile hiç bir kazanım elde edilemeyeceğini itiraf eden, "siyasi partilere deklarasyon yayınlayalım, mail kampanyalarına destek verin, muhataplarımızla görüşemiyorsak TEMAD’ın normal gelirleri dışında gönderdiğimiz milyonlarca liramız olması gerekiyor, ulusal gazetelere bilboardlara ilan verip haksızlıklarımızı yazıp kamuoyu oluşturalım, hatalardan ders alıp toplumu yeniden kucaklayın" tarzındaki tekliflerimiz yanıtsız kaldı. Yönetim adeta sessizliğe büründü!

Hoca verir talkımı kendi yutar salkımı“ dedikleri gibi "bizler tüm siyasi partilere eşit mesafedeyiz" diyen Sn.Başkan bizlerle ilgili mecliste yasa teklifi, soru ve araştırma önergesi veren CHP ve MHP'nin kapısını açmaz iken AKP'nin grup toplantılarına, İstanbul Kongre Merkezi istişare toplantılarına, seçimli genel kurullarına  anonslarla katıldı. Belki iktidara yakın olup sorunlarımızı çözer diye düşünürken iktidar partisi ile de ilişkilerini kopardı. Sn. Başkan ne düşündü ise seçimlerden önce çıktığı televizyon programında Genelkurmay ve İç İşleri Bakanı'nı kabul edilemez üslupla eleştirdi. Tüm kapıları kapatan Sn. Keser amacınız nedir? Siyaset yapacaksanız yardımcınız Yüksel Binici gibi istifa edin, siyaset yapın. Yolunuz açık olsun.

Başbakanımız 28 Ekim Malatya Mitinginde bir çok memur gibi uzman ve assubayların da sorunlarının çözüleceği, intibaklarının yapılacağı sözünü verdi. Sn.Dede Ersel Aksu yazısında Genelkurmay başkanımızın 29 Ekim resepsiyonundan sonra tüm kuvvetlerin temsilcisi assubaylarla Etiler Asb.Orduevinde bir toplantı yapıp "sorunlarınızın takipçisiyim, merak etmeyin" açıklaması yaptığını yazdı.

Bu açıklamaları duyan Sn.Keser destekçileri koro halinde "işte başkan, işte başarı", "haklarımızı alacağız", "daha güçlü olmak için üye olun, aidat yatırın", "bağışta bulunun", "her konuya itiraz edenlere bu başarı kapak olsun" tarzında kendi yalanına kendi inananlar gibi parsa kapma yarışına girdiler!

Sn.Keser fırsatı ganimete çevirmek için şube başkanlarına müjde vermeye koştu ama kendisine tazminatlar, başlangıç dereceleri gibi sorulan sorulara yanıt yerine basından hepimizin duyduğu konuları aktarıp genelkurmay ilişkileri sorgulanmasın diye de “konunun Genelkurmay ile ilgili bir durumun kalmadığını konunun siyasi otoritede olduğunu” belirtmekle yetinmiştir.

Bizi temsil edenler diplomatik bir dil kullanmak ilişkileri devam ettirmek mecburiyetindedir. Hiç kimseye hakaret ederek, maksadı aşan eleştirilerde bulunarak düşüncemizi kabul ettiremeyiz. Sn.Keser, bilinçli veya bilinçsiz olarak bu hataya düştü. Bunu tamir etmek mümkündür. Kendisi görüşemiyorsa Genelkurmay ve siyasi otorite nezdinde temaslarda bulunmak yapılan çalışmalara müdahil olmak, hızlandırmak, adaletin sağlanmasına katkı sağlayanlara minnet ve teşekkürlerimizi iletmek için TEMAD şube yönetimlerinden bir komisyonun seçilmesini ve görev almasını sağlamalıdır. Bu hizmeti  esirgemesin.

Genelkurmayın katılmadığı bir teklifin kabul edileceğini düşünmek bile abesle iştigaldir. TEMAD Gn.Başkanının açıklamadığı konu ile ilgili  Genelkurmaydan Sn.Genelkurmay assubayımız Hv.Sav.Kd.Bşçvş. Harun AĞPAK‘ın tarafıma gönderdiği bilginin ilgili bölümünü sizlere sunuyorum.

29 Ekim töreninde de Sn.Gnkur.Bşk.mızın dile getirmiş olduğu hususların içeriğini sizlere arz ediyorum;
  • 2’nci dereceden emekli olanların 1’inci dereceye, 3’üncü dereceden emekli olanların 2’nci dereceye düşürülerek intibakının sağlanması
  • Yarbay, Albay ve Generallere ödenen makam (temsil) tazminatının Kd.Bçvş.lara da ödenmesi (emeklilikte dahil),
  • Asb. MYO mezunlarının 9/2, lisans mezunlarının 8’inci dereceden göreve başlamaları, eski mezunların intibaklarının MYO mezunu gibi yapılması,

ile diğer mesleki, sosyal, maddi ve konum/algısal konular titizlikle takip edildiği Genelkurmay Başkanımız tarafından 29 Ekim 2015 tarihinde Etiler Astsubay Orduevinde vurgulanmıştır. Ayrıca yukarıda belirtilen üç konunun bizzat kendisi tarafından takip edildiği, seçim öncesi başbakana iletildiği ve sonuna kadar gerçekleşmesi için mücadelesinin verileceği belirtilmiştir.

Teklifin genelkurmay tarafından hazırlanması, komutanımızın başbakan ile görüşmesi meslektaşlarımıza takipçisi olacağım sözünü vermesi bizler için bir teminattır, minnettarlığımızı sunuyorum. Adaletin gerçekleşmemesi için hiç bir sebep kalmamıştır. Yine de komisyonlarda değişikliklere uğramaması için takibi gerekiyor.

 TÜM MESLEKTAŞLARIMIZA HUZUR, REFAH VE ADALET GETİRMESİNİ DİLİYORUM. Saygılarımla...

Yayınlandığı yer KARDELEN

TSK'da Assubaylara HAKSIZ-HUKUKSUZ uygulamalarda olduğu gibi, ASSUBAYLARIN HAK arama taleplerinden de SUBAYLARIN bir takım "KORKULARI MI" var diye düşünceye kapılıyorum.

Biz ASSUBAYLAR olarak YILLARCA ve DEFALARCA açıkladık; "TSK'DA ASSUBAYLARIN KİMSENİN NE MAKAMINDA, NE DE MAAŞINDA GÖZÜ YOKTUR". Assubaylar TSK'da yapılan HAKSIZLIK -HUKUKSUZLUKLARLA "AYIRIMIN" bitmesini, YANLIŞ uygulamalar sonucu ortaya çıkan GÜVENSİZLİĞİN sonlandırılmasının sağlanarak PERSONEL arasında YARDIMLAŞMA ve DAYANIŞMANIN arttırılarak TSK'nın GÜÇLENMESİNİ istemektedirler.

TSK'da ASSUBAYLARIN HAK taleplerinden KORKULMASI yanlış ve ÖN YARGILARA dayanmaktadır. Bunun en GÜZEL ve BARİZ örneği ASSUBAYLARA YILLARDIR "YASAK" duruma getirilmiş olan 1. dereceye yükselmeleridir. Assubaylar YILLARDIR dışarıdan bitirdikleri FAKÜLTELER için 1. dereceye YÜKSELMELERİ gerektiğini BELİRTMİŞLER, GENKUR DA bu isteklere AİLE ve AYIRIMSIZ dedikleri TSK'da KASITLI ve ÖN YARGILI olarak devamlı ENGELLER çıkararak ASSUBAYLARIN MAĞDUR olmalarına GÖZ YUMMUŞTUR.

T.C. Devletinin BAĞIMSIZ (!) TBMM'de alınan KARARLA Assubaylara yıllardır yapılan HAKSIZ ve HUKUKSUZ uygulamaların sonlandırıldığı, Assubayların 1. dereceye yükselebilmelerin yolunun alınan KARARLA açıldığını Çalışma BAKANI bildirmiştir. BAKANIN açıklamasının ardından TELAŞA ve KORKUYA düşen GENKURUN verdiği talimatla MSB lığı bünyesindeki Korgeneral müsteşar ile Hakim sınıfından olup TSK personelinin YASAL haklarını takiple görevlendirilen RÜTBELİLERİN, Assubaylar TSK personeli değilmiş ve HAKLARI YOKMUŞ gibi yaptıkları ÇALIŞMA ve BASKILARI sonucu bir gün GEÇMEDEN BAKAN kararın GERİ alındığını bildirmiştir.

İŞTE GENKUR ve KOMUTA heyetinin AİLE ve AYIRIMSIZ dediği TSK'nın GERÇEK YÜZÜ budur. Assubaylar bu HUKUK mücadelesini YILLARCA sürdürmüş ve SONUNDA TBMM'de çıkarılan YENİ bir kararla Assubaylar 1. dereceye yükselmişlerdir. Assubayların 1. dereceye YÜKSELMİŞ olmalarından dolayı; TSK'da RÜTBE, MAKAM ve MAAŞ kaybı olan bir GENERAL, ALBAY, bir SUBAY var mıdır? Y O K T U R!

Olamazda. Biz Assubaylar TSK'da kimsenin ne MAAŞINDA, ne RÜTBESİNDE, ne de MAKAMINDA GÖZÜMÜZ olmadığını söylemiştik. Demek ki KORKUYA ve TELAŞA GEREK YOKMUŞ. Bugüne kadar ASSUBAYLARA yapılan AYIRIM ve HAKSIZLIK GEREKSİZMİŞ.

Şimdi aynı konu YILLARDIR Assubayların TAZMİNATLAR ve GÖREVE başlama derecelerinde YAŞANMAKTADIR. İnsan ister istemez SORUYOR ve CEVAP arıyor. GENELKURMAY ve KOMUTA kademesinin ASSUBAYLARDAN İSTEDİĞİ NEDİR? AİLE ve AYIRIMSIZ dediği TSK'da SUBAYLARA her türlü HAKLAR HİÇ BİR SORUN YAŞAMADAN "ALTIN TEPSİDE" sunulurken, Assubaylar NEDEN bu HAKLARDAN MAĞRUM ediliyor veya HAKLARINI almak için YOĞUN mücadele vermeleri için AYIRIMA tabi tutuluyorlar? Hani TSK AYIRIMSIZDI, AİLEYDİ? PERSONEL ARASINDA AYIRIM YOKTU? Bundan daha BÜYÜK ayırım olur mu? Yapılanlar AÇIKÇA AYIRIM değil midir?

Assubaylar YAPILAN AYIRIM ve HAKSIZLIĞI gördükten sonra AİLEYİZ, AYIRIM yoktur sözlerini söyleyen GENKUR BŞK ve KOMUTA heyetine İNANIP, GÜVENİRLER Mİ? PERSONEL arasındaki GÜVEN ve DAYANIŞMA, HUZURSUZ ve GÜVENSİZ bir çalışma ortamında BASKI ve YILDIRMA uygulamalarıyla mı yoksa SEVGİ ve SAYGIYA dayanan UYGULAMALARLA MI daha BAŞARILI olur? Bunu KURMAYLIK eğitimi almış olanlar BİLMİYOR, GÖRMÜYORLAR MI?

KORKMAYIN, HİÇ TELAŞLANMAYIN. ASSUBAYLARA tazminatlar verilir, göreve başlangıç dereceleri YASAL olarak olması gereken 9/2 olursa hiç bir GENERALİN, ALBAYIN,SUBAYIN TAZMİNAT ve MAAŞINDA bir DÜŞME, KAYIP OLMAZ. Canlı örneği Assubayların HAKKI olan 1/4'e yükselmelerinde HİÇ BİR SUBAYIN KAYBI olmadığı AÇIKÇA GÖRÜLDÜ ve YAŞANDI.

Verilecek olan TAZMİNAT ve Göreve başlama dereceleri de DEVLETİN kasasından ÖDENECEK olduğundan KORKU ve ENDİŞE edecek hiç bir NEDEN YOKTUR. Bunlar GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİNDE yıllardır AYIRIM ve HAKSIZLIĞA uğrayan Assubaylara yapılan HUKUKSUZLUKLAR ortadan KALKAR, TSK yıllardır KOMUTA kademesinin dile getirdiği gibi "SÖZDE" değil "ÖZDE" AİLE ve AYIRIMSIZ olur.

KOMUTA kademesinin GÖZETMESİ gereken ilk ve öncelikli GÖREV personelin BİRLİK, BERABERLİK ve DİRLİĞİNİN sağlanarak TSK'nın GERÇEK bir AİLE ve AYIRIMSIZ olmasıdır. Bu sağlandığı taktirde TSK'nın önünde HİÇ BİR GÜÇ DURAMAZ.

GENKUR ve KOMUTA kademelerince ÖN YARGISIZ olarak yapılacak değerlendirmede TSK'da ASSUBAYLARIN KORKULACAK RAKİP OLMADIĞI, AKSİNE GÜVENİLECEK SİLAH ARKADAŞLARI OLDUĞU DA ANLAŞILACAKTIR. KORKMADAN,TELAŞLANMADAN YILLARDIR YAPILAN YANLŞILARDAN DÖNEBİLMEK İÇİN ÖN YARGILARDAN KURTULMAK YETERLİ OLACAKTIR.

Genelkurmay Başkanı ve Komuta heyetine Assubay camiası olarak ÖNEMLE ve ÖZELLİKLE belirtmek isteriz ki TEMAD, Assubayların YASAL TEMSİLCİSİ olan kuruluşudur. Assubaylar YASAL temsilcisi olan TEMAD'A DESTEK olmakta ve yanındadırlar. Ancak Assubay haklarının ALINMASI ve KORUNMASI için verilen MÜCADELEDE TEMAD Gn. Bşk.nının KİŞSEL düşünce ve DAVRANIŞLARIYLA ilgili MAKSADINI AŞAN KONUŞMA ve DÜŞÜNCELERİ Assubayların GÖRÜŞ ve DÜŞÜNCELERİNİ yansıtmamaktadır. Bu TEMAD Gn BŞK.nın tamamen kişisel DÜŞÜNCESİ olup, bu DÜŞÜNCELERİ DE kendisini bağlar.

TEMAD Gn. Başkanının MAKSADINI aşan DÜŞÜNCELERİ yüzünden YILLARDIR GENELKURMAY Başkanlığının TEMAD Genel Başkanını CEZALANDIRMA adına TÜM ASSUBAYLARI CEZALANDIRACAK bir uygulamaya YÖNELMESİ, GENELKURMAY BAŞKANLIĞININ KAPILARININ KAPATILMASI, Assubay HAKLARININ verilmesini ENGELLEYECEK uygulamalarda bulunması da bir O KADAR YANLIŞ ve ANLAMSIZDIR.

Genelkurmay Başkanlığı ASSUBAY haklarıyla ilgili SORUNLARI ÇÖZMEK için SİYASİ İKTİDAR ile BİRLİKTE hareket ederek SORUNLARI ÇÖZDÜĞÜNÜ ve BUNU HİÇ KİMSENİN veya DERNEĞİN kendi BAŞARISIYMIŞ gibi GÖSTERMESİNE fırsat VERMEYECEK açıklamayı YAPMASIYLA ve GENKURUN sitesinde AÇIKLAMASIYLA DA MÜMKÜN olabilir. Genelkurmay Assubay HAKLARINI verme konusunda SAMİMİ ise ve İSTERSE bu GİRİŞİMİ BAŞARIYLA sonlandırabilir ve YANLIŞ anlaşılmaları da ÖNLEYEREK, KİŞİLER yüzünden KOSKOCA ASSUBAY CAMİASINI CEZALANDIRMANIN DA ÖNÜNE GEÇEBİLİR.

GENELKURMAY BAŞKANIMIZ Sn. AKAR'dan TSK için GEREKLİ ve ÖNEMLİ olan bu ADIMI atacağını UMUYOR ve BEKLİYORUZ.

Yayınlandığı yer ÜLKENİN NABZI
Salı, 10 Kasım 2015 14:15

MÜCADELE EMEK İSTER...

Değerli Arkadaşlarımız,

Yıllardır, ön yargılarla haksızlığa uğratılmış, TSK'nin değişmez personeli olan assubayların haksızlıklarını meslektaşlarımızla dile getirip adaletin sağlanması mücadelesini veriyoruz. Bu mücadeleyi daha ileri noktalara taşımakla görevli olan TEMAD yönetiminin yaptığı hatalar, kişisel hesapları nedeniyle gelinen noktanın komuta kademeleri tarafından da tepki ile karşılandığını biliyoruz.

TEMAD tabii ki bu sınıfın yasal temsilcisidir.

Ancak;

Sayın başkan 22 Ağustos seçimleri sonrası tamamen çok farklı bir yol ve söylemleri ile Genelkurmay ile köprüleri atmış, tarihinde görülmemiş bir yaklaşım ile sınıfsal bir bölünmeyi körüklemiştir.

Genelkurmay Başkanlığı'nın TEMAD'ın kurumsal kimliği ile sorunu yoktur ve bunu ifade etmişlerdir. Sayın başkanın ve bazı yöneticilerin akıl almaz yaklaşımları ile ilerleyen bir süreci durdurmaktan öte kazanımlarda kayıplara neden olmuştur.

Olumsuzlukları eleştirenlere yapılan seviyesiz hakaret ve iftiraların yanı sıra

  • Şezlong albayı
  • Rezerve paşa
  • Güzin paşa
  • Genelkurmay kapatılmalıdır
  • Çanakkale zaferi zafer değildir
  • Yaş üyelerinin mezarına tüküreceğiz
  • Sefer görev emrini iade edeceğiz

şeklindeki kabul edilemez maksadı aşan eleştiri ve hakaretler...

Yapılan bu akıl almaz  hatalar muvazzafı ve on binlerce emekliyi bu günkü durumuna getirmiş ve de umutsuzluk sarmalında bırakmıştır.

Bu günlerdeki genelkurmay başkanımızın bazı kişiler ile görüşmesinin resmi olmayan duyumlarına yapılan yorumlara da üzülmemek elde değildir.

Sıkılı yumruk ile toka yapamazsınız!

İşte tarafımızdan kurulan ve bir kaç aydır yayında olan www.askerhaklari.info web sayfamız bu birlikteliği farklı bir pencereden yaklaşarak ele almıştır.

Bu web sitesi, mevcut yönetimin yarattığı ayrışmayı, ötelenmeyi, bölünmeyi reddetmek adına bir büyük ihtiyaçtan ortaya çıktı.

Uygar, medeni gelişmiş, teknoloji ile donanmış ulus ordularında; o  orduların içinde yaşayanlar nasıl insanca, refahla, hukukla, sosyal ve insani   standart ve anlayışla yaşayabiliyor ise, uzman çavuşundan generaline kadar hepsi de hazla ve kalite ile yaşayabiliyorlar ise;

Mustafa Kemal'in Ordusu'da 1923 ten beri bunu çoktan hak etmiştir.

diyerek ve düşünerek bu web sitesi bu görev ile misyona soyundu.

Genelkurmayın kapısından giremeyenler kendilerini bulunmaz, bu toplumun ise çaresiz ve sahipsiz olduğunu düşünmesinler.

Bu sınıfın özverili mensupları vardır!

Bu sınıfın kanaat önderleri vardır.!

Yeri ve günü geldiğinde hiç kimseden icazet almadan  ne yapılması gerekir ise yapıyorlar, yapacaklardır.

Toplumun umutlarını kullanarak estirilen rüzgar bitmiştir. Bu yönetimin toplumun beklentilerine yanıt vermediği, hiçbir başarı elde edemediği basındaki gelişmeleri sahiplenmekle yetinildiği  hâttâ Temad başkanının "ben sizden sorun çözmek için yetki almadım" itirafı ile ortadadır. Emeğin sahiplenilmesi riyakarların alkışları gerçeği değiştirmeyecektir.

Yıllardır gönüllülerin mücadeleye katkıları meslektaşlarımızın malumları olup bu güne dek yapılanların yazışma belgeleri mevcuttur.

Ayrıca platformumuz yönetimin aymazlıklarından kaynaklanan olumsuzluğa çözüm bulmak adına birçok girişimlerde bulunmuştur, bulunmaya devam edecektir.

  • Sayın Genelkurmay Başkanlığına, görüşme talebi iletilmiş ve bu talep olumlu yanıt bulmuştur. Görüşme gerçekleştiğinde her konu açıklığı ile web sayfalarımızda siz değerli meslektaşlarımıza iletilecektir. Ayrıca; Verilen olumlu yanıtlar ve önümüzdeki günlerdeki yapılacak olan değişikliklerin detayları tarafımıza yazılı belge ile resmi yazı ile gönderilmiştir.

Yönetime riyakarca yazılar yazıp algı oluşturanları kendi ayıbı  ile başbaşa bırakabiliriz, ancak yönetim destekli hakaret grubunun  önde  gelen kanaat önderimize kişiliklerini sergileyen saldırıları bumerang gibi kendilerine dönmektedir ve unutmasın ki mücadelenin kişiselleştirilmesi assubay tarihine kara bir leke olarak geçecek ve  bu vebali ömür boyu taşıyacaksınız.!

Yeni komuta kademesi ile yepyeni bir anlayışın gelecekteki tüm olumsuzlukları zaman içerisinde düzelteceğini hissediyoruz.

Saygı ile...

Asker Hakları Platformu
Yönetim kurulu
www.askerhaklari.info

Yayınlandığı yer KONUK YAZAR

Tarih: 29 Ekim 2015
Yer : Ankara
Mekan : Etiler Assubay Orduevi

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı resepsiyonundan hemen sonra,  Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hulusi AKAR,  doğruca Etiler Orduevine gelir. Kendisi gelmeden önce,  her kuvvetten 5 assubayın da orduevinde olmasını emreder.

Kendisi, resepsiyondan hemen sonra  orduevine geldiği için, diğer personelin resepsiyondan çıkarak gelmesi biraz gecikir. Daha sonra, her kuvvetten 5'er assubayın, orduevine gelmesi üzerine toplantıya geçilir. 

Genelkurmay Başkanı toplantıda  özetle şu önemli sözleri  söyler;

Sizin sorunlarınızı biliyorum, bizzat Başbakan ile görüştüm, emeklilerin ve çalışanların intibak ve tazminat sorununu çözeceğiz

Ayrıca assubayların sorunlarının çözümü için, Genelkurmay Başkanlığında bir tuğgenerali görevlendirdiğini, "söz konusu tuğgeneralin bu konular çözümü ve takibi için çalışacağını" belirtir.

Meslektaşlarımız tarafından bize iletilen yukarıdaki görüşmenin,  doğruluğunu teyit etmek küçük bir araştırma yaptım. Araştırmam neticesinde söz konusu toplantının  yapıldığı ve mealen yukarıdaki sözlerin söylendiğini öğrendik.  Assubaylar için oldukça önemli bir gelişme.

Şahsen, Genelkurmay Başkanının yaptığı  bu görüşmeyi önemsiyorum. Assubayların, özellikle intibak ve tazminat sorunun çözmesi durumunda, kendisi yıllardır kanserleşmiş bir sorunu çözen komutan olarak, takdir edilecek ve  tarihe geçecektir.

Temennimiz daha önceki Genelkurmay Başkanlarının yapış olduğu bazı açıklamalar gibi havada kalmamasıdır.

EMUJAD

Zaten bu görüşmeden hemen  sonra,  Emekli Uzman Jandarmalar Derneği (EMUJAD) Başkanı Sn. Adnan OĞUZ, 5 Kasım 2015 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığı,  Personel Daire Başkanı ile yaklaşık 2,5 saat süren bir toplantı yaptıklarını,

Söz konusu toplantıda;

  • Assubay emeklilerine yapılması düşünülen intibak düzenlemeye uzman jandarma emeklilerinin de dahil edilmesini,
  • Uzman Jandarma emeklileri için, TSK. tazminatının %30 kadarını, emekliliklerinde de almaya devam etmeleri hususunu,
  • Emeklilerin  maaşlarının az ve yetersiz olması nedeniyle, maaşlarında iyileştirme yoluna gidilmesi için çalışma yapılmasını,
  • Okulda gecen sürelerin hizmetten sayılmasını,
  • Assubay alım yaşının 45 olmasını, Assubay alım kontenjanının artırılmasını,
  • Kendi nam ve hesabına bitirdikleri okulların borçlanarak, hizmetten sayılmasını,
  • Lojman kontenjanın artırılması ve uzman jandarmaların, uzman  erbaşlardan,  lojman kontenjanı yönünden ayrılarak,  ayrı bir kontenjan belirlenmesini,
  • Sağlık yeteneği yönetmeliğinde,  uzman jandarmalar için haksız uygulamanın durdurulmasını, (Ayrıca EMUJAD tarafından  bu konu hakkında Cumhurbaşkanlığına  yazı gönderildiğini)
  • Orduevleri ve sosyal tesisler konusunda sıkıntıları dile getirerek, şuan il jandarma komutanlığı bünyesinde, atıl vaziyette duran bir yerin, uzman jandarmalara misafirhane olarak düzenlenmesini,
  • Son olarak yukarıdaki belirttikleri  sorunların çözümünde,  en geçerli yolun halen kaçak işçi statüsünde bulunan uzman jandarmaların, statü sorunlarının ortadan kalkması halinde sorun kalmayacağı hususunda tekliflerinin yenilendiğini,
  • Personel Daire Başkanın ise, "Arz edilen  bu konuda haklı olduklarını, ve yeni hükümetle birlikte tekliflerini yenileyeceklerini,  Tandoğan mevkiinde jandarmaya ait bir yerin, yıkılarak yeniden uzman jandarmalar ait yer yapılması hususunda, çalışmalarının olduğunu" beyan ettiğini,

EMUJAD'ın resmi internet sayfasından açıklamıştır.

EMUZDER

Yine Emekli Uzmanlar Derneği (EMUZDER) Başkanı, Sn. Esef MERDOĞLU 'da 6 Kasım 2015 sosyal medya sayfasından bazı açıklamalarda bulundu.

Sn. Merdoğlu açıklamalarında;

  • Kendilerinin siyasi ve askeri otorite ile görüşmelerinin olduğunu,
  • 3 Kasımdan itibaren, hazırlanmaya başlanan askeri yasalarla ilgili Genelkurmay ve Başbakanlık arasında çeşitli görüşmeler yapıldığını,
  • Uzman erbaşların kadroluluk sisteminin ilk adımları atılması gerektiğini, 
  • Ek göstergenin, 3000’e çıkartılması maddesinin şekillenmesinde, doğru metin yazılmazsa katkısı olmayacağını, Doğru metinden kastlarının ise, uzman erbaşlar 3ncü dereceden daha yukarı ilerleyemezlerse, yani 2 ve 1'nci dereceye çıkamazlarsa 3000 sayısı sembolik olacağını,
  • Kanunun ilgili maddesine sadece 3000 sayısı değil, aynı zamanda cetvel de değiştirilerek, 1nci dereceye ilerlememize imkân verecek şekilde değiştirilmesi gerektiğini,
  • Uzman erbaşlıktan emekli olunması durumunda, bu gün için 3'ncü dereceden normal emekli olmuş bir emekli uzman çavuş,  1700 TL emekli maaşı aldığını, (bu rakam 3 yıl önce, ek gösterge sıfır iken 1100 TL olduğunu ),  Söz konusu sistemin istedikleri gibi  yasallaşması durumunda,  1nci derece emekli uzman erbaş 2300 TL civarında bir emekli maaşına kavuşacağını,
  • Ancak 45 yaşından dolayı, 1'nci dereceye düşmenin imkansız olduğunu, 1'inci dereceye düşülse dahi sivil memurlukta gerçekleşecek ki bu durumda emekli maaşı 1750 TL civarında olacağını, bu hususun göze alınması gerektiğini,
  • Emeklilik ile ilgili, sivil memurluğa mı geçelim, yoksa uzmanlıkta mı devam edelim bunun kararını çalışanlara sorulmasını,
  • Uzman erbaş olarak devam edilecekse, idari kadrolara atanmak ve bu kadroların çoğaltılması, atanılan yerlerden başka bir görev verilmemesi, spor ve nöbet muafiyeti ile personelin yasayla inisiyatiften korunması, astlık üstlük durumunun getirilmesi maddelerinin de yasalaşması ve uygulamasının takip edilmesi gerektiğini,
  • Kıdem işaretleri rütbeden sayılmalı, TSK tazminatları ve ek gösterge rütbeye esas şekilde düzenlenmesi ve ödenmesi gerektiğini

açıklamıştır.

VE TEMAD!

Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Başkanlığınca, üyelerine  herhangi bir açıklama ve bilgilendirme yapılmadığı için, hangi görüşmelerin olduğunu,  ne gibi gelişmelerin yaşandığını bilemiyoruz.! Tabi bir görüşme, çalışma ve gelişme yaşandıysa...

http://www.haberartiturk.com/genelkurmay-baskani-orduevinde-assubaylar-ile-ne-gorustu-1268yy.htm

Yayınlandığı yer MUHALİF KÖŞE
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Son >>
Sayfa 1 - 6